Bir zamanlar Lalá Macardı. Tuna’nın sağ kıyısında yaşar, melankolik müzikler dinler, gulaş pişirir ve “kürtoş kalaç” denilen silindir biçimli o geleneksel tatlıyı yapardı. Aslında Macar olmayı pek sevmezdi ama bunun sonsuza kadar sürmeyeceğini de bilirdi. Hiç kimse ebediyen Macar olamazdı bu kesin bir şeydi. Ve her ne kadar Lalá, diğer bütün Macarlar gibi sürecin geçiciliğinden haberdar olsa da bu rolün üstesinden olağanüstü bir ustalıkla geliyordu.
Yazları, Budapeşte’de deniz olmadığı için yakınırdı. Oysa öteki Macarlar biraz homurdanıp sonunda Balaton gölündeki müzik festivallerine koşarlardı; Lalá ise inatla başkentte kalır, Eylül gelene dek asla o “pis bataklığa” girmeyeceğini söylenip dururdu. Kışlarıysa zorunlu olmadıkça evden dışarı adımını atmazdı: hava fazla soğuktu. Hem nereye çıksın? Ne çalışıyordu ne de herhangi bir şeyden ufacık da olsa haz alıyordu. Toplu taşımadaki asık suratlı yurttaşları sinirini bozuyor, Macarca öğrenmeye çalışan yabancılar ise uzun kelimelerde vurguları beceriksizce kullandıkça onu iyice çileden çıkarıyorlardı. Ama her şeyden çok da hükümetten nefret ediyordu.
Budapeşte’yi tipinin kasıp kavurduğu umutsuz şubat günlerinden birinde Lalá her zamanki gibi evinde oturuyor ve yaşamdan şikayet ediyordu. Derken kapı zili çaldı. Lalá tam kalkacaktı ki Layoş ondan önce davrandı. Yoksa Аkoş’muydu? Belki de Yanuş’tu. Uzun zamandır aynı evde yaşıyor, birbirlerine sadece hayvanlara verilen küçültme ekli sevecen takma adlarla sesleniyorlardı. Bu yüzden Lalá ev arkadaşının asıl adını hatırlamıyordu. Bunca yıl aynı çatı altında geçirdikten sonra sormak da ayıp olurdu. Ama doğrusu, Lalá bu meseleye hiç de kafayı takmıyordu. Zaten o hayatında yalnızca geçici bir figürdü. Belki de bu yüzden Lalá asla onunla tartışmaz, ucuz sigara ve ter kokusuna katlanır, birlikte aralıklı oruca geçmeyi bile önermeye tenezzül etmezdi.
— Burada Lalá adlı biri yaşıyor mu? diye gür sesiyle sordu kapıyı çalan adam.
— Kim? diye kararsızca karşılık verdi birlikte yaşadığı çocuk. Lalá tam da o an kendi isminin de unutulmuş olduğunun farkına vardı. Bu, tuhaf da olsa onu rahatlatmıştı.
Üzerinde sadece pijamasıyla duruyordu Lalá koridorda. Kumaşının rengi solmuş, diz yerlerinden aşınmıştı. Çoktan yenisini almayı düşünmüştü aslında, ama ne gerek vardı ki nasıl olsa her şey geçiciydi.
Kapıda postacı üniforması giymiş sakallı bir adam bekliyordu. Lalá’yi görür görmez ondan kimlik numarasını istedi, cevabında duyduğu rakamları telefonunun ekranındakilerle karşılaştırdı.
— Hepsi doğru diye gülümsedi adam.
— Size iyi bir haberim var. Sıranız geldi. Beni takip edin.
Lalá’nin teninden ince bir ürperti geçti. Zorlama bir gülümseme takındı, bir şeyler söylemek istedi ama onu Layoş (ya da belki hiç de Layoş değildi adı ama o anda bunun bir önemi yoktu) sözünü keserek araya girdi:
— Nereye gidecekmiş o? Sen de kim oluyorsun? diye çıkıştı, yumruklarını sıkarak kurye kılıklı adama doğru bir adım attı. — Ne sırasıymış bu ?
Gerilimi hisseden Lalá onun önünü kesti, ellerine yapıştı ve bir anda dilinden döküverdi:
— Macar olma sıramı savdım ben.
Adam, Lalá’nin ellerini üzerinden sıyırdı ve bir kez daha dikkatle kurye kılıklı adama baktı.
— Bu da ne demek oluyor? Sırayla mı Macar oluyor muşuz biz?
— Bilmiyor muydun? - dedi Lalá sakince. — Kimse sonsuza dek Macar kalmaya razı olmaz. O yüzden hepimiz, bütün insanlık, sırayla Macar oluruz. Bunu bana kimse anlatmadı. Ama açıkçası içgüdüsel olarak hep hissediyordum. Biliyordum ve bu günü bekliyordum.
— Burası çok sıcak, diye araya girdi kurye. — Ya üstümü çıkaracağım, ya da bir an önce dışarı çıkmam lazım; bu montun içinde nefes alamıyorum, içerisi çok boğucu. Lalá, siz geliyor musunuz, yoksa gelmiyor musunuz?
Lalá ona tuhaf bir bakış fırlattı. Layoş, Akoş, Yanuş hiçbir şey anlamıyordu, bu yüzden hareketsiz duruyor, sadece izliyordu.
— Ama bırakın da çocukla vedalaşayım! diye çıkıştı Lalá.
— Aşağıda bekleyeceğim, motorum apartmanın hemen önünde.
Sakallı adamın arkasından kapı kapanınca, Layoş kollarını göğsünde kavuşturdu, çenesini hafifçe kaldırdı ve hesap soran bakışlarını kızın yüzüne dikti. Birden Lalá, onun ellerinin ne kadar güzel olduğunu farkına vardı. Ardından, yeni tıraş olmasına rağmen sakalının yüzünde bıraktığı gölgenin, onu ne kadar çekici kıldığını algılamaya başladı… Aniden onu bir daha hiç göremeyecek olmak, Lalá’nin içine derin bir hüzün bıraktı.
— Senin adın neydi? dedi Lalá; artık çekinecek bir şey kalmadığına karar vermişti. Birkaç dakika içinde bu kapıdan çıkacak, sakallı adamın motosikletine binecek ve bu hayatı sonsuza dek arkasında bırakacaktı. Böyleyken bir zamanlar aynı evde yaşadığı adamın ne düşüneceğinin bir önemi kalmıyordu.
Layoş, olup biteni kavramaya çalışmaktan olsa gerek, yüzünü ekşitmiş, bakıyordu. Fakat Lalá aniden vazgeçti:
— Ya da söyleme! dedi aceleyle. — Adını bilmek istemiyorum. Çünkü seni hatırlamak ve sonra… oralarda, bir yerde… yeniden bulmak istiyorum. Belki o zaman başka bir bedenin, başka bir adın olacak, ama ruhun aynı kalacak. Benim ise senin ruhunu, o ele avuca sığmaz hâlini, havanı, auranı aklımda tutmam lazım. Eğer öğrenirsem seni adınla anarım ve zamanla zihnimdeki suretin solar, anılarımda sadece ismin kalır. Sonra, diğer hayatta seni yanlışlıkla o artık sana ait olmayan adınla ararım. O yüzden en iyisi hiç söyleme!
— Şaşırdım, sen hiç bu kadar çok konuşmazdın - diye yadırgadı Layoş (ya da her kimse) ve Lalá’yı omuzlarından kavradı.
Canının çok sıkıldığını hiseddiyordu, lakin sebebini idrak etmekte zorlanıyordu sözde Layoş. Evet, kapıya sakallı bir adam dayanmıştı, ama belli ki bu bir şaka, bir oyundu… Anlamını henüz çözememişti. Herhalde korkutucu bir şey değildi. Fakat Lalá titriyordu. Sözümona Layoş, antredeki askıdan hırkasını aldı ve Lalá’nin omuzlarına bıraktı.
O sırada Lalá birden hızla konuşmaya başladı:
— Birden fark ettim ki Macarca çok güzel bir dilmiş. Zordur evet, ama bir o kadar da güzeldir. Yakında kesin unuturum gerçi. Çünkü eğer Macar değilsen, böylesine zor ve gereksiz bir dili öğrenmek ne işine yarar ki? Ben artık Macar olmayacağıma göre (zaten buna yeterince uzun süre katlandım), son ana kadar, unutana dek, durmadan konuşacağım…
— Yani, sen şimdi bir daha Macar olmayacak mısın?
— Görünüşe bakılırsa senin daha çok beklemen gerekecek... Belki de o yüzden henüz hiç bir şeyin farkında değilsin. Ama bak ben kaç senedir bekliyorum.
— Demek, Macarcayı unutacaksın ve bir daha hiç kürtoş kalaç pişirmeyeceksin, öyle mi? — diye espiri yapmaya çalıştı Yanoş (belki de gerçek adı Yanoş’tu).
— Öyle görünüyor... Aman Tanrım, ama ben onu pişirmeyi çok seviyorum!
Derken mutfağa doğru sıçradı, dağınık raflarda (neden toplayacakmış ki, nasıl olsa tüm bunlar geçici bir süre için değil miydi) telaşla aranmaya başladı, un, şeker, maya ve cevizi bulup çıkardı. Buzdolabından tereyağını aldı.
— Tarçınımız var mı? — diye seslendi kapının arasından. — Tarçını bulamıyorum!
Yanoş-Layoş-Akoş için tüm bu manzara pek iç açıcı değildi, hatta biraz telaşlandırıyordu da onu. Elbette ki delinin biriydi aslında onlara uğrayan adam. Lalá ise sırf onların aşırı durağan günlük yaşamına biraz da olsa renk katmak için özellikle bu oyuna karşılık vermişti. Şimdi de bu tutarsız yalanından dolayı neden olduğu huzursuzluğu gidermek için en sevdikleri tatlıyı pişirmeye karar vermişti.
— Tarçın yok, — diye isteksizce yanıtladı ve salona döndü sözde Layoş.
Kanepeye oturdu, kumandayı eline aldı ve televizyonu açtı. Spiker haberleri art-arda iletiyor, trajedileri aktarırken ise nedense yüzünü buruşturup duruyordu.
Lalá, ince cam bir kâsede bir kaşık un, aynı miktarda şeker ve suyu maya ile karıştırdı. Üzerindeki sıcak hırkayı çıkarıp mayalanan karışımın üstüne örttü. Yirmi dakika kadar beklemek gerekiyordu. Ama ya postacı beklemezse ya giderse?
Ve o anda Lalá anladı ki aslında hiçbir yere gitmek istemiyor. Akoş-Layoş’a birdenbire acımıştı; saatlerce anadilinde sohbet etmek istemişti ve en önemlisi de küroş kalaçı bugün, burada Macar iken pişirmek istemişti. Çünkü en az kendisi kadar lezzetli yapabilmek için bir Macar olması gerekirdi.
Ayakkabılarını giydi, kapıyı açtı ve Akoş-Layoş’a seslendi:
— Ben tarçın almaya gidiyorum!
Pijamasının üzerine bir şey geçirmeden merdivenlerden aşağıya koşarak indi; kararını postacıya bildirmek istiyordu. Başka bir zaman, mevcut aidiyetinin tadını doya-doya çıkardıktan sonra gelmesini isteyecekti. Nasıl olsa sonra yine uğrayacaktı, değil mi? Dışarısı soğuktu. Hırkayı çıkarmak bir hataydı.
Kapı çarpılınca, kanepede oturan Macar irkilmişdi. Kendi adını bile unutmuş olmanın farkına varmak onu kederlendirmişti, ama bu düşüncenin onu ele geçirmesine izin vermemeliydi. Haber spikerinin sözlerini dikkatle dinlemeye koyuldu. Ekranda depremden korkunç görüntüler beliriyor, binlerce ölüden bahsediliyordu.
“Bütün şehir çöktü, hâlâ enkaz altında çok sayıda insan var!” diye bir oktav yukarıdan ekledi haberci.
“Bütün şehir çöktü!” diye kendi kendine tekrarladı Macar ve ağlamaya başladı.
— Bakar mısınız, — diye seslendi Lalá, soğuktan titriyor ve kollarıyla omuzlarını ısıtmaya çalışıyordu. Postacı motosikletinin üzerinde oturmuş, usulca bekliyordu. — Ben kararımı verdim, hiçbir yere gitmiyorum. Yetişemiyorum ve sizi de bu kadar uzun süre bekletmemeliydim. Kürtoş kalaç pişirmeye niyetlendim, meğerse tarçınım kalmamış; şimdi köşedeki dükkâna gidip tarçın alacağım. Siz de artık başka bir zaman uğrayın.
— Bana bakın, yeter bu maskaralık! Bu bir hükümet kararıdır! — dedi postacı. — Sıranız sona erdi, yetkililerin kararına saygı göstermelisiniz!
Sonra elini cebine soktu, bir avuç böğürtlen çıkarıp Lalá’ya uzattı. Lalá bir tanesini alıp ağzına attı. Hem ekşi hem de biraz tatlıydı, Lalá’ya çok önemli bir şeyi hatırlattı. Ne olduğunu kendisine açıklayamadı, ama hissetti. O şey öylesine büyüktü, öylesine kuşatıcı ve her yerdeydi ki, Lalá’nin hayatındaki bütün diğer şeyler bir anda önemsiz ayrıntılara, ufak tefek süs eşyalarına dönüştü.
Ve o devasa şeyle kıyaslandığında, bugünün bütün olayları zerre önem taşımıyordu.
Lalá, az önce Macar olduğunu, kürtoş kalaç pişirmeye niyetlendiğini, sevgilisine tarçın alıp döneceğine dair verdiği sözü unuttu.
İtaatkar bir şekilde kaskı başına geçirdi, motosiklete oturdu ve kollarını postacının gövdesine sardı. Layoş-İştvan-Yanoş onu bir daha da göremeyecekti ve muhtemelen hakkında kötü şeyler düşünecekti.
Diğer taraftan, adını bile çoktan hatırlamadığı bir insanın onun hakkında ne düşündüğünün önemi var mıydı ki?n hakkında kötü şeyler düşünecekti.
Diğer taraftan, adını bile çoktan hatırlamadığı bir insanın onun hakkında ne düşündüğünün önemi var mıydı ki?