HikayePsikolojik, Gerilim

Kesik Kesik

GS
Gülşen Safarli (çeviren)
Orijinal yazar: Leyla Mammadova
14 dk okuma · ☆☆☆☆☆
İlk olarak 26 Nis 2026 tarihinde yayınlandı · kaynağa git

Kesik Kesik

Deri kesiyorum makasla. Senin derini. Çığlıklar atıyor, küfürler savuruyorsun, benimse hiç canım yanmıyor. Çabalamaktan takatsiz kalmışsın, açılmış dokularından kanlar sızıyor- yine de zerre kadar acıtmıyor. Beni acıtmıyor. Kesik kesik ediyorum. Çünkü seviyorum. Ve dokunmak istiyorum. Sana dokunmak. İzin vermedin sarılmama: “Geriye dönüş yok, anla artık, bitti” dedin- halbuki orada, yeraltı geçidinde beni arzuyla süzüyordun, ne istediğini biliyordun, tutkunun peşinden geliyordun. Eve girince değiştin. Tekrar onu sormaya başladın ve bu sefer sesin tamamen farklıydı. Bistrodaki tonundan bile beterdi. Hala sana aitti, o kadar tanıdık ve alışılmıştı ki, vurgulamaların, her zamanki peltekliğin, son ünlüyü gereğinden fazla uzatman bile aynıydı.  Fakat artık yabancıydı. Soğuk, mesafeli ve beni hiç sevmeyen bir sesti. Sanki bana âşık olan sen, sevecen bakışlarını, beni öpen dudaklarını, şefkatli sesini de alıp kendisiyle beraber götürmüş, bedeninin derinliklerinde saklanmıştı. Ellerini bile. Şu anki sen olan varlığın elleri de bir garip sanki. Sana sokulmaya çalıştığımda beni bir yabancıymışım gibi ittiler. Dudaklarından ise dehşetli kelimeler döküldü, senin değil onlar. Histerik kahkahamla def etmeye çalıştım. En korktuğum şey olmuştu.

Seni kaybetmiştim.

  • Bir buçuk sene oldu biz ayrılalı! Daha şimdi mi farkına varıyorsun? Tam bir buçuk sene önce kaybetmiştin artık beni.

Değil. Beni terk edip İldiko’ya gittiğinde, bekleyenin olmadığını, sadece oyunlarıma dayanamayıp kaçtığını söylemiştin. Yalanmış. Halbuki geçici olduğundan emindim. Bilirsin, benim için aşk ya vardır ya da yoktur. Yarım tonlara inanmam. Sonlanabilen aşk hiç başlamamıştır. Beni hakikaten ve tüm varlığınla sevdiğinden bir damla şüphem yoktur.

Bu kısa hayatımda nadiren aldığım derslerin en kesinidir bu.

İlişkimiz gittikçe zorlaşıyordu. Aşırı kontrolümden, bitmeyen kıskançlığımdan yakınıyordun. Sana başka bir seçenek bırakmadığımı söylüyordun. Hepsini anlıyorum. Lakin tüm bunlara rağmen seviyordun beni. Hayatımda senin aşkından daha önemli bir şey olmadı, olmayacak da. Fakat az önce, bedeninde bulamadım seni. Dayanağım ve surlarım olan ellerin beni teninden uzaklara itti. Bir zamanlar derinliklerinde varoluşuma gerekçe bulduğum gözlerin yüzüme küçümsemeyle baktı. İşte o an anladım seni kaybettiğimi.

Seni bulmam lazım. Aşkımız uğruna. Bedeli ne olursa olsun. Teninin altına bakacağım. Orada bulamazsam devam edeceğim. Önce kaslarına, sinir uçlarına, oradan ise kemiklerine doğru ilerleyeceğim. Kalbine ulaşacağım. Bulacağım seni bebeğim.

Neden şaşırıyorsun ki? Bir de canının yandığını söylüyorsun. Biliyor musun, eskiden kendi parmaklarıma ve göğsüme de kesikler atardım. Bak o zaman canım gerçekten yanardı.  Oysa başkasının derisini kesince hiç yanmıyormuş. Ne tuhaf, değil mi? Sabretmen gerekecek yalnız, bunu senin için yapıyorum. Kendine dönmek istemiyor musun yoksa? Bu kadar yavaş ilerlediğim için kusuruma bakma, bu ince bir işçilik gerektiriyor. Odaklanmam şart. Uyku ilacını içirip iplerle bağlamak kısmı çok daha hızlı oldu. Kesim işi bir az zor. Onu ilk defa yapıyorum. Saniyeler saatten damlıyor. Her kesik sonsuza kadar sürüyor.

İsmine bir bakar mısın- İldiko. Budapeşte’de yaşadığım iki sene boyunca alıştım bu ada. Duyunca hemen hayalimde belli bir kadın silueti çizerim. Fakat basit bir Macar kadın ismi olması başka, azılı düşmanımın adı olması başka. Aslında onunla, beni terk edişinin çok öncesinden kırıştırmaya başladığının farkındaydım. Bir iş günü, müşterimle toplantı yapacağım diye gittiğin, Vatsi sokağındaki kafeden paylaştığı hikayesinden anlamadım hayır. “Orada zaten müşteriyle buluşmuştuk, tesadüfen görünce yaklaştım ona” demiştin. Tabi tabi, hemen de inandım sana. Yalnız, sonlara doğru yapbozun parçaları daha kolay birleşir. Beş aylık hamilelikte karnın bu kadar büyük ola bileceğine inanmamı nasıl beklersin?

— Hastasın sen, psikiyatriste ihtiyacın var, kaç defa söyledim!!!

Gerisi anlaşılmıyor. Çoğunlukla yalanlar ve gereksiz ünlemler. Belki de söylediklerinde haklısındır ama hiç birisinin önemi yok artık. O yüzden buraya yazmaya değmez. Çocuğunun kaybının benimle ne alakası var? Tibor gibi bir alkol bağımlısına mı inanacaksın? Hiçbir bilgim ve ilgim yok. Kelimelerinin hepsi bu sağır ve dilsiz, saçma papatyalı açık mavi kağıtlarla kaplı dört duvara sinip kaybolacak, çünkü odalar susar. Ben de susacağım, özellikle senin söylediklerin hakkında. Yazacaklarım ise kendi sözlerim olacak, söyleyemediğim sözlerim. Avuçlarının içi kesildikçe üzerime attığın çamurlardan daha ağır basıyor şu an düşündüklerim. Mukavemet gösteriyorsun. İpler sağlamdır yalnız. “Canımı yakıyorsun” diye attığın feryatlara bir an bile inanmıyorum. Benim canım yanmıyor. Demek ki seninki de yanmıyor. Evrenin merkezi benim, unuttun mu bebeğim? Senin evreninden bahsediyorum. Öyle değil diyordun. Olamaz da diyordun, benden özgürleşmeye hakkın var diyordun.

Özgürleşmek dediğin İldiko’yla Zincirli Köprü’yü arkanıza aldığınız bayağı fotoğraflar çektirmek midir? Üstelik gözlerinde kendini yüceltmek için Macarca yazmayı da öğrenmişsin, öyle mi? Yapımcımın önünde beni küçük düşürmesi peki, ona ne demeli? Gayet farkındaydın. Sana her şeyi tane tane anlatmıştım. Beni Layoş’un yanına çağırdıklarından da o kadının yüzünden rolümü kaybettiğimden de bahsetmiştim sana. Hala rolümü ona tesadüfen verdiklerine mi inanıyorsun yoksa tüm samimiyetinle? Rusça tek kelime bilmeden bir Rus’u oynaması için, öyle mi? “Kaderin Cilvesi” filmindeki başrol oyuncusuna yaptıkları gibi dublajlı, hem de benim sesimle.

— Bırakacağım onu! Yemin ediyorum terk edeceğim onu!

Yemin edeceksin tabi. O kadar iradesizsin ki, aramızda olanları anlamak yerine acımı nasıl hafifletirim diye düşünüyorsun. Oysa böyle biri misin sen? Değilsin. Güçlüsün. Bir tek sana güvendim, her zaman, her konuda. Ev sahibimin beni ayazlı bir kış gecesi kapı önüne koymakla tehdit ettiğini hatırlıyor musun?  Çok korkmuştum, onunla tartışmaya cesaretim yoktu, bunun yerine elime geçen sıcak ne varsa- atletimi, balıkçı kazağımı, yeşil örgülü hırkamı, atkımı- apar topar üzerime geçirmeye başladım. Bağırıyordu, ben ise hiçbir kelimesini anlamıyordum, Macarcayı daha yeni yeni öğrenmeye başlamıştım. Bu, durumumu daha da ürkütücü kılıyordu, halbuki o kadının bana bir şey yapamayacağından adım gibi emindim. Akıl böyle diyordu. Bedenim ise üzüm kurusu misali büzüşüyordu, ayazda uyumaya hazırdım, yeter ki onun kükremelerini duymayayım. Kapının önünde, titreyen ayaklarımı çizmelerimin ağzına bir türlü tutturamazken sen geldin. Vadiyi kasırgadan koruyan bir dağ gibiydin.

Ödün kopmuş belli ki. Öyle diyorlar ya. Kopmuş ve düşmüş. Ayaklarının altına düşmüş olmalı. Anlaşıldı. Tabanlarını çizelim o zaman. Oraya kaçmış olmalısın. Sevgilim orada mısın? Adeta kurbanlık gibi çırpınıyorsun. Bir şeylerden mi ürktün acaba oraya saklandın?

Evet, benim rolümdü o. Beni kovduklarında koca bir ay boyunca göz yaşı dökmüştüm. Layoş’a defalarca yazmış, bir şans daha vermesi için ona yalvarmıştım. Hakiki bir oyuncu olma yolunda büyük bir fırsattı bu. Senin o kıskanç İldiko’n olmasaydı… Gerçi aradan bir buçuk yıl geçince tüm bunların ne kadar anlamsız olduğunun bilincine varıyorum şimdi. Grotesk bir roldü benimki, bu nedenle o filmde yeteneklerimi tam sergileyemeyecektim zaten. Nastya ezik, bakımsız, çirkin biri olmalıydı. Senin İldiko ise o dönem tam da öyleydi. O zaman kimse bu halini kalbinin altında büyüyen bir cana borçlu olduğuna ihtimal veremezdi tabi.

Eğer bana sinema ile sen arasında bir seçim sunsalardı, tereddütsüz seni tercih ederdim. “Ederdim” de ne demek, her şeyimi- hapsi boylama ihtimalimi, geleceğimi, senin gidişini, bozuk parkemi, artık çöpe atmak zorunda kalacağım makasımı- hepsini göz ardı etmekle seçimimi yapmışım bile. Seni seçtim ben. Bedeninde seni bulmak ve onu yeniden tanımak istiyorum. Çok mu anlamsız sesleniyor? Seni görmek ve tanımak zorundayım, bu kadar basit. Kendine dönüşünü izlemem gerek. Tam da bu sebeple tenini kazıyorum. Zira bir tek bu yolla ulaşabilirim sana. Bir tek bu yolla. Severken yok edebilir, sarılırken kesebilir, beslerken gözlerini oyabilirim. Nasıl olacağı çok da mühim değil. Mühim olan tüm bunları sana yapıyor olmam bebeğim. Madem sarılmamı ve öpmemi engelliyorsun. Aslında şu an bile elin kolun bağlıyken kolayca koynuna girip, öpücüklere boğabilirim seni. Hatta ve hatta tamamen soyup sevişebilirim de. Ancak tepkilerin sen olmayacak, biliyorum. Bir yabancının tepkileri ve tavırları olacak karşılaştıklarım. Benden nefret edecek, bana acıyacaksın, dokunuşlarım ve tenimden tiksineceksin.

Cildini kesince de ağrıdan kıvrılıyorsun. Bağırıyorsun. Lanetler ve nefret püskürüyorsun. Tanıdığım ve sevdiğim sen tam da böyle yapardı, onun şu an yaptıklarıma karşı tepkisi bundan farklı olmazdı. Sensin işte. O kadar yüksekten bağırıyorsun ki, derinlerden gelen sesini ayırt edebiliyorum. Senin sesindir o.  Sesini buldum.

Tamamını istiyorum. Bütününü bulmam lazım.

Ellerini, ayaklarını, dirseklerini kestim bitirdim, artık sırtına geçme zamanı. İzleri kalacak hepsinin. Sana dokunuşlarımın parlak hatıraları olacak onlar. Önemli olan da budur bebeğim. BENİM bunları SENİN üzerinde yapmış olmamdır önemli olan.

Bunun uğruna her şeye hazırım. Yeter ki o Macar fahişe kaybolup gitsin aramızdan. Ona karşı beslediğim bu büyük kinin asıl nedenini tahmin etmiyorsundur bile.  Layoş’un karşısında bana kurduğu kumpas değildi hayır, öte yandan sadece bu yüzden bile kendi ellerimle yaktığım cehennem ateşinde yanmayı hak ediyor o ayrı. Seni benden onca namertlikle çalması da bir sebep değil.

O, benim senli anılarımı mundar etmiş kadındır.  

Belleğimin sayfalarını sosyal medya hikayeleri tek çevirdikçe, o, seninle ilgili her şeyin üzerinden kalın bir kir katı gibi geçiyor. Fotoğraf makinesinin objektifinde fark edilmeden kalmış kocaman bir noktaya benzer, çekilmiş tüm resimlerde hep aynı yerde kocaman bir leke tek yansıyor ve tüm kareyi mahvediyor. Hep aynı noktadır bu: senin kalbin.

Hamileliğinin son ayında görmüştüm onu. Daha doğrusu sizi. Şehrin Buda tarafındaki alışveriş merkezindeydi, “Mompark”mıydı adı? Ödemli bacakları onu zorla taşıyordu. Ayakkabı denediğim bir mağazanın vitrininden bunu fark etmiş olmam da şaşırtıcı ayrıca. Ne kadar da çirkinleşmişti, hayret! Cilt lekeleri yaygınlaşmış, çene altı sarkmış, burnu suratına doğru enlemesine yayılmıştı. Memeleri yaşlı kadınlarınki gibi hafiften sıçrıyor gibiydi. Sense gereksiz bir aksesuarmışçasına yanında sürükleniyordun. Ne de olsa önemli bir parçana sahip olmayı başarmıştı artık. Onu, göğsünün altında güvenli bir yerde koruması altına almıştı bile, anlıyor musun? Çok iyi farkındaydı her şeyin ve bunu belli ediyordu. Nitekim tüm diğer kadınlar gibi. İşte o an bir umut yeşerdi içimde. Hayır, sevincimin nedeni ne onun güzelliğini kaybetmiş olmasıydı ne de senin bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalman. Sadece İldiko’nun iki adet sene ihtiyacı olmadığı bilincine varmıştım artık. İkisinden birini bana bırakmak zorundaydı. Bekledim. Üç ay geçince sana yazdım. Yanıtlamadın. Hala onunla birlikteydin. Doğurduğu ikinci seni de yanı başında tutuyordu. İkinize birden sahip olması ona fazla geliyor olmalıydı. Bu hiç adil değildi.  Bu arada, şu ufak parçana uzun uzun bakma fırsatı bulmuştum, haberin olsun. Fakat bir emareni yakalayamamıştım.  

— Ondan nefret ediyorsun, ama canını yaktığın benim, ben!

Makası bir kenara bırakıyorum. Senden uzak bir yere atıyorum ki rahatça anlatabileyim. Aşkımın sana ne kadar çok acı verdiğinin fakındayım bebeğim, ama burada yadırganacak bir şey yok. Büyük aşklarda acı kaçınılmazdır. Yoksa onu da buraya alıp doğumdan sonra sarkmış göbeğini parçalamamı mı isterdin? Biliyor musun, ona parmağımı bile sürmeden ruhunu lime lime edebilirim. Bak şimdi. Bir dakika, dolaba bakmam lazım, paltomun cebinde saklı olmalı. Evet buldum. Mavi bir kâğıt parçası. Hepi topu küçücük ve mas mavi bir kâğıt parçası, değil mi? Seyret şimdi. Makası alıyorum ve onu bölüyorum. Önce ortadan ikiye ayırıyorum. Sonra her parçayı bir daha yarıdan kesiyorum. Bir daha, bir daha kesiyorum. Ağzını açmış, şaşkınlıkla izliyorsun, hiçbir anlam veremiyorsun. İldiko da bir yerlerde oturmuş çay içiyordur muhtemelen, kim bilir belki de şarap yudumluyordur. Bırak yudumlasın, ondan günah gitti ne de olsa.  O sırada ben onun ruhunu doğruyorum, enine boyuna. Suskunluğu onun için daha kötü sonuçlar doğuracak. Çünkü olayların dehşeti ona ulaşıncaya kadar iş işten geçmiş olacak. Sinsice ve doğrudan tüm varlığına sızacak, ağrısı bir cehennem azabı misali küt, yavaş olacak ve sonsuza dek sürecek.

Zavallı kağıt kırıntılarını kestikçe kesiyorum. Ufaldıkça ufalıyorlar. Fakat göz yaşlarıma engel olamıyorum. Neden ağlıyorum acaba? Yoksa canım mı yanıyor? Umurumda olmaması lazım oysa. Kan kaybediyorsun sanırım. Tenin bembeyaz kesilmiş. Galiba bu sensin. Yüzümü avuçlarıma gömüyorum, hıçkırıyorum göz yaşlarımda boğuluyorum.

— Bebeğim… — sesin derinlerden yankılanıyor. Başımı kaldırıyorum ve seni görüyorum. Kanlar içindesin, elin ayağın düğümlerden kurtulamamış, solgun ve dermansız benizinle bana dikmişsin gözlerini. Bakışlarındaki merhameti okuyabiliyorum. Beni hatırladın. Zehirli kanın akmış, onunla birlikte tüm sahteliklerden arınmışsın, geriye bir tek sen kalmışsın.  Sen, sen, sen. Artık tanıyabiliyorum. Gerçek, kurgu ve çoktan ölü olan milyonlarca insanın içinden ayırt edebilirim seni. Aniden kasılıyorsun bakışlarımın altında, kaşlarının arası kırışıyor, uğursuz bir alamet. Tekrardan değişiyorsun, seni yeniden kaybettiğimi idrak ediyorum. Yine başa döneceksin, bana mesafeli ve sevgisiz nazarlarla bakacaksın. Makasa doğru uzanıyorum, avuçluyorum ve var gücümle doğrudan kalbine saplıyorum. Bir kez daha İldiko’ya kavuşmak için can atan birine dönüşmenin önünü kesiyorum böylece.  Her daim bana ait kalasın diye tüm bu olanlar! Feryat koparıyorsun! Hiç olmadığın kadar çaresizsin. Hiç olmadığın kadar SEN’sin. Artık dudaklarına yapışabilirim. Sonunda sana ait dudaklara erişe biliyorum. Daha öncesi ve benzeri yok bu duygunun, hiç olmadığı kadar saf sensin. Öpüyorum. Karşılık vermiyorsun. Sadece inliyorsun kavrulurcasına. Kollarımda acıdan çırpınıyorsun. Bitmek bilmeyen bir çırpınış bu. Saat sonsuzluğa uğramış. Son nefesini vermekte zorlanıyorsun. Havada asılı kalıyor bir süre.

***

Zincirli Köprü boyunca yürüyorum. Karmaşık dans figürlerimi yaparak gidiyorum seninle buluşmaya. Görünürdeki gökyüzü parçasının sağ üst köşesinden Balıkçı Tabyası boylanıyor, aşağılarda- Tuna’nın kirli sularında ise turist tekneleri yüzüyor. Ne çok insan var, bebeğim, çok kalabalık. Aralarında tek bir benzerin yok oysa. Çok özlemişim, sevgilim.  Sonunda yazdın bana. Bizzat kendin yazdın. Elbette arayabilirdin, ama olsun, bir buçuk yıllık ayrılıktan sonra mesaja da razıyım. “Buluşalım”. Hepsi bu kadar. Tek kelime. Bu bir kelimeyi on sekiz ay bekledim. Tek kelime ve ben favori bistromuza- “Derine”ye doğru koşuyorum.    

Seni görmek için sabırsızlanıyorum. Parçası olmadığın hiçbir şeye tahammülüm kalmadı. İnsanlara tahammülüm kalmadı. Şu nehirden de sıkıldım, her gün yeni roller için onun üzerindeki köprüleri arşınlamaktan da.  Buda’sı ve Peşte’siyle bu şehirden de onun sayısız köprülerinden de bıktım artık. Daha fazla dayanamıyorum sensizliğe.

“Derine”de cam önü huzurlu bir köşeye oturuyorum. Pervazlar ışıklarla süslenmiş, her yana canlı çiçek saksıları yerleştirilmiş. Üzerimde kırmızı dar bir elbise var, dizlerimin hafif üzerinde kalıyor. Belimin inceliğini vurgulasın istedim- iki aydır boşuna aralıklı oruç tutmuyorum. Hafif ürperiyorum, pencere aralıklarından cereyan yapıyor olmalı. Fakat şalıma bürünürsem incecik kollarımı ve belirgin köprücük kemiklerimi fark edemeyeceksin. En iyisi dayanmak.

— Merhaba — sesin arkadan geliyor. Kesinlikle sana ait, ama nedense farklı tınlıyor. Hemcinslerin olan arkadaşlarınla, ya da resmi görüşmelerin zamanı böyle selamlaşırsın.  

Saçımı kulağımın arkasına itiyorum, böyle daha düzenli duruyor. Bu halimle daha çekici olduğumun farkındayım. Dudaklarımda hazır tebessümle sana doğru dönüyorum.

Yüzüme bakıyorsun, ama bakışlarında aşk eksik.

     Seni öpmek üzere ayağa kalkıyorum- bir karşılama öpücüğü bu. Tüm vücudum ve dudaklarımla uzanıyorum, böylece seni aşkımızın en sıcak anılarına götürecek yakıcı parfümümün kokusunu duyacaksın. Uzaklaşıyorsun.  Çekinerek karşıma geçip oturuyorsun.

Yerime dönüyorum. Göğüslerimi vurgulamak için omuzlarımı dikleştiriyorum. Çekingenliğini uzun süren ayrılığımıza bağlıyorum, yoksa ne diye beni buluşmaya çağırasın?

     - Nerede o?     — kelimeleri teker teker vurguluyorsun.    

Garson bir anda menüsüyle beraber yanımızda dikiliyor. İngilizce selamladıktan sonra başlangıç için bir içecek ister miyiz diye soruyor.

      — Pembe şarap — yandan görüntümü sana sergilemek amacıyla dönüp garsona bakıyorum, özenle gülümsüyorum. Çok hazırlık yaptım.

      — Sana soruyorum, nerede o? — gözlerini ayırmadan bakıyorsun.

      — Kimden bahsediyorsun? — fısıldayarak soruyorum.

     — Beyefendi, siz ne içersiniz? —garson çok ısrarcı.

      Bakışların beni delmek üzere. Çok rahatsız edici bu. Garsonun önünde mahcup hissediyorum, kim bilir neler düşünüyor hakkımda.   

      — Daha karar vermedi — tekrar gülümsüyorum garsona, bu seferki tebessümüm zoraki.

İdrak etmekte zorlanıyorum. Meramını anlayamıyorum. Oysa bu anı ne çok bekledim ben. Ne kadar uğraştığımı bir bilsen...

     — Bu mu yani? Nasıl olduğumu, ne hissettiğimi hiç mi merak etmiyorsun? — artık gülümseyemiyorum.

      — Etmiyorum, — sözlerin nefesimi kesiyor. Soluksuz kalıyorum. Başka gözlerle bakıyorsun artık. Karşımda bir yabancı oturduğunu o an derk ediyorum.

- İldi bana her şeyi anlattı. Ayyaş dostun uğramış ona. Çocuğu senin kaçırdığını, bir yerlere sakladığını söylemiş.

      Garson elinde pembe şarap kadehiyle beliriyor. Usanmamış, senden tekrar içeceğine karar verip vermediğini soruyor. Nihayet durumu kavrayıp uzaklaşıyor. Dizlerimdeki titremeyi durduramıyorum. Sıcacık kanın şakaklarıma fırladığını, oradan buharlaşıp dağınık bulutlara dönüşerek yanaklarımı gölgelediğini hissediyorum. Nasıl olabilir?  

      — İldi derhal polise haber vermeye yeltendi, bense sana bir şans daha vermesini istedim ondan. Ya şimdi hemen onu bize geri verirsin… ya da… ya da seni öldürürüm.

     Ağlıyor muyum ben? Gözlerimin önü alacakaranlık. Şalımı boynuma doluyorum, tek elimle yaslandığım paltomu yokluyorum. Gövdem bana sormayı lüzum görmeden kendiliğinden terk ediyor orayı.  

Garsonu el işaretiyle çağırıp hesabı istiyorsun. Buklemi kulağımın ardına itiyorum yine. Kalkarken çantamla eldivenlerimi süpürüyorum masadan. “Gucci”. Senin hediyen. Gurbette yaşayan serbest bir çalışanken “Gucci” eldivenleri alabilmiştin bana. Bir zamanlar beni sevdiğinin somut kanıtıdır bu. Ne yaşadık biz? Karşıdan gelen insanlara takılarak ilerliyorum, garsonlarla vedalaşmamak için yüzümü gizliyorum.

Kaçıyorum. Beni yakalayamazsın. Topuklarım asfalta darbeler indiriyor. Arkamdan bağırıyorsun. Duymamaya çalışıyorum. Bir an pes ediyorsun, bekliyorsun. Ardından tekrar takibe başlıyorsun, bu sefer farklı yöntemle. Teselli etmeye çalışıyorsun beni. Kızgın değilsin artık. Soru sormuyorsun. Usulca yürüyorsun. Bazen koşuyorsun. Yeter, bırak beni, evime gidiyorum. O zaman taksi çevireyim. İstemez, yürüyeceğim. Sen en iyisi polise uğra, sarhoş budalanın tek sözüyle beni ittiham ettin. Bu ne cüret? Sana gidelim mi?

      Sarsılmışım, yeraltı otobanını yaya geçmeye çalıştığımı anlamayacak kadar kapalı algılarım. Egzozdan boğulabilirim, tünelin girişindeki uyarı bile kazadan sorumlu değiliz diyor. Orada, yerin altında birbirimize söyleyeceğimiz tüm sözler yanımızdan hızla geçen arabaların gürültüsünde kayboluyor. Sessizce ilerliyoruz. Sükûnet kurtarıyor bizi. “İldiko’nun eşi benim abim, geleceğimden haberi var tabi ki”. Çoktan izliyordum onları. Bakıcının İldiko uykusunu alsın, dinlensin diye nöbet tuttuğu günleri, saatleri ezbere biliyordum. “Bir az sevebilir miyim onu? Ne kadar da tatlısın sen? Yanaklara bir bak! Aynı abim!”. O tuhaf, çığlık koparan varlığı kucaklayarak Budapeşte’nin sokaklarında koşarken, ona ihtiyacım olmadığını, sen bana döner dönmez onu İldi’ye iade edeceğimi düşünüyordum. Bu adil bir çözümdü, emindim. Sentendre’deki yaşlı çifte tüm birikimlerimle beraber teslim ettim onu, şehrin kenarında ufak bir kasabaydı orası, yakında oğlumu geri alacağımı, onları arayacağımı söyledim. Mavi bir kâğıt parçasına numaralarını kaydettiler ve istemsizce de olsa bu dolabı çevirmeme yardımcı olacaklarına söz verdiler. Hepsi Tibor’un fikriydi, çılgın bir kameramandır o, reklam filmlerinde birlikte çalışıyorduk.  

Peşimden geliyorsun, acayip. Farlar gözümü yakıyor, fakat ben her şeyi görüyorum. Özellikle de etkisinden kurtulamadığım endamını. Çok yakınız böyle, omuz omuzayız. Kaşlarımın altından seni izliyorum, sen görmüyorsun tabi. Kendini belli ediyorsun, ara sıra farlarla ışıklanan o karanlığa rağmen tanınan hale bürünüyorsun sanırım. Konuşuyorsun, uğuldayan otoban ise gömüyor sesini. Cevabında gülümsüyorum. Nihayet geldin. Bu kahrolası geçitten çıkacağız bir azdan, temiz havaya kavuşacağız, özlemle ciğerlerimize çekeceğiz onu. Birlikte yürüyeceğiz, sen ve ben. Evime gideceğiz.  Elbiselerimizi, ihanetlerimizi, yalanlarımızı, geçmişimizi çırılçıplak soyacağız. İkimiz kalacağız sadece. En başından olduğu gibi, bir-birimize aşık. Dokunuşlara ve öpüşlere teslim olacağız, uzun ayrılığın yaktığı ateşle kavuşacağız. Ömrümde ilk kez beni değerli hissettiren o sihirli kelimeleri tekrar söyleyeceksin ve ben sana bir daha vurulacağım. Sabaha doğru İldiko’yu arayacağım, özür dileyeceğim, mavi kağıttaki numarayı dikte edeceğim ona. Tüm hayatı boyu yetinebileceği tek şey dokuz rakamdan oluşan bir telefon numarasıdır sadece.

Puan ver

Yorumlar (0)

Giriş yap ve sohbete katıl.