Kargalar için ölüm adlı bir şey var mı, bilmiyorum. Onlar kendiliğinden zaten bir tür anı yığını değiller mi? Ruhu dibe çeken çamurlu taşlar gibi ağır, küf kokan, dayanılmaz anılardan ibaret bir yığın.
Bazen ışıklı hatıralar da barındırıyorlardır, ki bu da hiç tesadüfi değil: kargaların içinde sadece karanlık, kasvet ve kir bulunmaz, ardından gelen cehennemle lekelenmiş ve aşınmış sıcak hatıralar da onlardan sorulur.
Biliyor musun, şehir parklarında gezinmek fikirleri tazelemekte çok işe yarıyormuş. Kederi rüzgârda savurur, onun zihnimizdeki yerini bitmek bilmeyen bir beyaz gürültüye bırakmakta yardımcı oluyormuş.
Biriyle konuşuyormuş gibi “Biliyor musun” diyorum, ama bir muhatabım yok aslında.
Bir tür alışkanlıktır işte, hayali bir dosta, arkadaşa, sevgiliye hitab eder gibi konuşmak. İçimde senin bir yerlerde mevcut olduğuna dair sezgi var. Bana kayıtsız kalmayan, tüm düşüncelerimi memnuniyetle dinleyen, yazdığım her mektubu iştahla okuyan birisi. Kim bilir… Belki gerçekten de bir yerlerde duruyorsun, sadece henüz karşılaşmadık.
Mevcut olsan da, olmasan da, yapacak bir şey yok, bu hikâyeyi sana anlatıyorum.
Büyük ihtimalle hiç var olmayan sana.
Umutsuz şehir sakinleri takıntılı hatıralardan kurtulma umuduyla sık sık şehir parklarının yeşil labirentlerine dalarlar. Bakımlı yollar boyunca gezinir, saatlerce banklarda oturup gelip geçenleri ve gökyüzünü seyrederler… Oysa zihinlerinde kar fırtınası gibi acımasızca dönüp duran anılar vardır — öylesine ağır ki, sıradan biri gibi yaşamaktan alıkoyar. Bu tür yürüyüşlerden sonra insanlar kendilerini biraz hafiflemiş hisseder, derin bir nefes alır, omuzlarını nihayet gevşeterek aceleyle evlerine döner. “temiz hava iyi geldi” deyip kendilerini teselli ederler. Hadi oradan!
Hadi oradan!
Kargaların işidir bu. Şehir kargalarının. Tüyleri metal gibi parlar, güneş ışığında mora çalan bir laciverte bürünürler. Gaklamaları hiçbir hayra alamet değildir; sinirleri tırmalar. İşte o istenmeyen anıları, herkesin umutsuzca unutmaya çalıştığı her şeyi sindiren bu kargalardır. Çünkü aslında kargalar yalnızca bu yüzden vardır. Bir karganın fiziksel bedeni, sadece ağır hatıraları saklayan bir kaptır. Bu beden bir gün ölecek olursa da karganın özü yok olmaz, bir yolunu bulup varlığını sürdürür.
Bir karga öldüğünde, diğerleri toplanır ve kendilerine özgü bir cenaze töreni düzenler. Bekçi gibi, bir ayaktan diğerine geçerek cesedin etrafında dönerler. Sonra daire daralır, ölü kargaya yaklaşarak vahşice gaklayarak sırayla onu gagalayıp dururlar. Uzaktan bakınca bu, bir tür ritüel dansa benzer. Gürültülü, kara ve umutsuz bir dansa. İşte böylece, ölen karganın bedeninde saklı hatıraları birbirleri arasında paylaşırlar. Her biri, o anılardan bir parçayı alır ve uzaklara uçar. Ve böylece aslında, ölü karga gerçekten ölmüş sayılmaz — yoldaşlarının içinde yaşamaya devam eder. Zira o, yalnızca anılardan ibaretti. Ve hatıralar... Hiçbir yere gitmez.
Bazen, elbette, karganın ölümü olmaması gereken bir yerde de gerçekleşebiliyor. Örneğin birinin dairesinde. Böyle durumlarda bazı zorluklar ortaya çıkabilir. Diyelim ki insan, o kargayı alıp toprağa gömer. O zaman anılarını yer altında yaşayanlar paylaşır: leş yiyen solucanlar, yakınlarda dolanan köstebekler, türlü türlü larvalar… Ve elbette bu artık tam olarak aynı şey değildir. Çünkü hatıralar yalnızca kargaların içinde yaşamalıdır. Ama yine de bu solucanların (köstebeklerin, larvaların) kokusunu kalan kargalar bir şekilde alır, er ya da geç izlerini bulur, anıları koparmak için onları yerler. Bazen de insan karganın kalıntılarını bir plastik poşete sarıp çöp kutusuna atar. İşte o zaman bazı anılar gerçekten yok olabilir. Erir, dağılır, hiçliğe karışır. Lakin… ne yazık ki... en sancılı, en ağır anılar hiçbir zaman yok olmaz. Böyle durumlarda bile, bir çıkış yolu bulurlar. Plastik poşeti deler, çöp kutusunun demir duvarlarını aşar, bir şekilde sürüye ulaşırlar. Ne yazık ki...
Tüm bunlarıini eskiden bilmezdim. O zamanlar sakin bir hayatım vardı. Sabahları işe giderdim — orada evraklarla ilgili artık tam olarak ne olduğunu hatırlamadığım bir takım şeyler yapmam icab ederdi. Nedense artık birçok şeyi hatırlamıyorum. Ama şunu çok iyi anımsıyorum: İşimde her şey yolundaydı. Anlamsız görevleri titizlikle yerine getirirdim. Kalem etekle bembeyaz, ütülü bluzlar giyer, saçlarımı geriye doğru özenle tarardım. Gözlük takardım. Akşamları kendime sağlıklı çorbalar ve salatalar hazırlardım ve komedi programları izlerdim. Komikti. Güldüğümü hatırlıyorum. Ne hakkında şaka yaptıklarını tamamen unutmuşum, bir tek espri bile aklımda kalmamış — ama gerçekten komikti. Bundan eminim. Sonra bir gün annem aradı. Beş dakikalık havadan sudan konuşmanın ardından aniden garip bir cümle kurdu:
— Biliyor musun, onu hemen unutmana o kadar çok sevindim ki, — dedi — Daha çok gençsin ve her şeyi baştan başlamayı hak ediyorsun.
— Kimi unuttum ki? — sordum şaşkınlıkla.
Ve işte tam o anda, evimdeki tavanların ne kadar alçak olduğunun farkına vardım.
Annem sustu. Ve aniden konuyu değiştirdi — yeni bir vişneli turta tarifinden bahsetmeye başladı. Bir süre boyunca o garip sözlerinin ne anlama geldiğini öğrenmeye çalıştım, ama ya geçiştiriyordu ya da espriyle konuyu değiştiriyordu. O zaman ondan bir şey koparamayacağımı anladım. Yalnız o sohbetten sonra bir türlü rahat edemedim. Annem asla boş konuşmazdı. Kimi unutmuştum ki hemen? Bir adamı mı? Hayatımda bir erkek varmış da, ben mi hatırlamıyordum? Nasıl olabilirdi ki böyle bir şey? Yoksa sen mi vardın hayatımda? Belki de, bu yüzden hep sana hitap ediyorum içimden. Belki sen gerçekten de vardın… O zaman neden seni anımsamıyorum? Ve neden bu kadar boğucu derecede alçak tavanlı bir evde yaşıyorum?
Hiç arkadaşım yoktu. İş yerindeki insanlarla da bir güven ilişkisi kuramamıştım. Oldukça içe dönük ve mütevazı bir hayat yaşıyordum. Soracak kimsem yoktu. Ve ben kendi araştırmamı başlattım. Google’da hafıza kaybına dair her şeye dair arama yaptım. Vitaminler aldım. Hafızayı güçlendirmek için bazı egzersizler buldum. Sonra testler yaptırdım. Bir tür mekanik tüpün içinde yatıp bir saat boyunca şu korkunç sesi dinledim: dab-dab-dab. Ama hiçbirisi işe yaramadı. Yine de vazgeçmedim. O kadar ileri gittim ki kütüphanelere kayıt yaptırıp saatlerce hafızanın geri kazanılmasıyla ilgili bilgilerin izini sürdüm. Ve sonunda, aylar süren uykusuz geceler ve okunmuş tonlarca kitaptan sonra... şu lanet olası kargaları keşfettim.
Şehir parkı tam da evimin yakınlığında yerleşiyordu. Sık sık oraya gidip düşüncelerimi dağıtırdım. Her şey yerli yerine oturuyordu. Seni kasten mi unutmuştum? Yoksa bu bir tesadüf müydü? Hatıran, dökülmüş yapraklarla birlikte yere mi indi ki kargalar onu gözlerini bile kırpmadan kaptılar? Gerçi annemin söylediklerine bakılırsa, unutulmayı hak ediyormuşsun. Hatırlamıyor olmam hayra alamettir galiba.
Hayır. Biz de bir bakıma kargayız ve bugünkü kimliğimizi anılarımıza boçluyuz. Tüm anılarımı geri istiyorum: parlak, solgun, hafif, ağır, hepsini. Başıma gelen her şeyi hatırlamak istiyorum, özellikle de seni. Çünkü hâlâ sevdiğimin farkındayım. Kalbimin birine ait olduğundan eminim. Sevdiğini hatırlamamak ise çok acımasızca bir şey.
Evimin yanındaki park büyük ve ferahtı. Bir patikaya girdim — iki sıra sık dikilmiş çam ağaçları sağlı sollu yeşil duvarlar gibi uzanıyordu. Ağaçlar uğulduyor, rüzgârda çaresizce dalgalanıyordu. Paltoma sıkıca sarıldım, ürperdim. Keskin rüzgâr boynumu ısırıyor, paltonun altına sızıyor, sonbaharın son günlerini hatırlatıyordu. Hava reçine kokuyordu. Uzaklarda çocuk sesleri ve köpek havlamaları duyuluyordu. Hangi karganın anılarımı taşıdığını bilemezdim. Bu yüzden başlangıç için bir tanesini yakalamaya karar verdim — bakalım bundan ne çıkacak. Aslında, kargaları yakalamak çok zor, oldukça akıllı kuşlardır: tehlikeyi sezince aniden havalanırlar. Bu yüzden ilk “avım”, kanadından sakatlanmış bir karga oldu. Küçük adımlarla benden uzaklaşmaya çalışıyordu, bir pençesinden öbürüne geçerek kaçıyordu. Ama sonunda paltomu üzerine fırlatıp, bir şekilde yakalamayı başardım.
Köyde bir keresinde tavukların kafasının nasıl kesildiğini görmüştüm. Sıradan ve zahmetsiz bir iş gibi görünüyordu. Fakat söz konusu bir kargayı öldürmek olunca, üstelik kendi ellerimle… Tanrım… Bu, en zoruydu. Öldürmek. Kargalar ölmez, sadece bir kaptan başka bir kaba aktarılırlar düşüncesiyle kendimi teselli ettim. Varlıkları sürecek. Ama benim içimde.
Başsız kuş, kırmızı bir et yığını haline gelmiş boynuyla mutfakta sıçrayarak dolaşmaya başladı. Kanatlarını çırpıyor, simsiyah tüylerini her yana saçıyordu. Uzun süre bekledim. Ta ki sakinleşene kadar. Tüylerini yolmak da az meşakkatli olmadı. Kesilmiş kargayı baş aşağı lavabonun üzerine tuttum, kanının tamamen süzülmesini bekledim. Sonra onu mutfak tezgâhına yatırdım ve tüylerini yolmaya başladım. Yaklaşık üç saat uğraştım. Tüm mutfak siyah tüylerle kırmızı kan lekelerine bulanmıştı. Sonra iç organlarını çıkardım. Boynunu, ciğerini ve kalbini haşlamak için ayırdım — duymuştum ki en kıymetli anılar çoğu zaman tam da oralarda saklanırmış. Eti uzun uzun kaynattım — ne de olsa kargalar leşle beslenir, mikropların tamamen yok olduğundan emin olmak gerek. Sonra… baharat serpip fırında ağır ağır kızarttım.
Et koyu renkli ve biraz kuruydu, tadı tıpkı tavuğa benziyordu. Toprağı andıran tadı ve kara biberden gelen hafif yakıcılığı ile beraber acımsı bir aroması vardı. Sert ve lifli dokusu nedeniyle çiğnemesi zordu, ama yenilebilir durumdaydı. Olsun... Akşam yemeğinden hemen sonra hasta bir zürafayla ilgili trajik bir hikâye hatırladım. Ama hemen anladım ki, bu anılar bana ait değil. Demek ki ilk karga denemem pek başarılı olmamıştı. Dert değil. Demek ki devam edeceğim. En önemlisi, bunun gerçekten işe yaradığını görmekti. Kargayı yiyen kişi, onun narin bedeninde saklı tüm belleği birden içine çekiyor. Artık o hasta zürafayı hep hatırlayacağım. Kararımı vermiştim, hepsini avlayıp yiyecektim… ta ki seni hatırlayana kadar.
Karga avım işte böyle başladı.
Sağlıklı kargaları yakalamak daha zor oldu, ama bu konuda da yılmadım. Kargaların gelinciklere bayıldığını bir yerlerde okumuştum. Hemen hayvan malzemeleri dükkânından bir sürü gelincik satın aldım. “Öğrencilerime yaratıcı bir hediye olarak düşündüm,” diye gülümsedim satıcıya — şüphelenmesin diye. Kocaman bir resim kâğıdı aldım, ondan bir külah yaptım, içine bir gelinciği yerleştirip, icadımı sabahın erken saatlerinde şehir parkına taşıdım. Henüz sokak lambaları titrek yanıyordu ve daha kimse caddelerde dolaşmıyordu. Ben ise soluk renkli bir palto giymiştim, beni kamufle etsin diye. Ayaklarımın altında hışırtılı yapraklar eziliyordu. Bir bankta oturdum ve gözlerimi telefona dikmiş gibi yaptım. Külahtan olan tuzak hemen yanımdaydı. İlk karga yarım saat sonra geldi. Sabırla bekledim. Donuyordum. Kuzeyden gelen rüzgâr, yol boyu turuncu-kızıl yaprakları kovalıyordu — yapraklar, sanki korkuyla kaçışıyorlardı. Nihayet karga biraz daha yaklaştı ve gagasını külahın içine soktu, yemi çıkarmaya çalışıyordu. Ben aniden yerimden fırladım ve onu yakaladım, kafasını resim kâğıdına bastırarak iyice kavradım.
Böylece kargaları yakalayıp yemeye başladım. İşyerinden rapor aldım. Ne zaman iyileşeceğimi sorduklarında, “Bilmiyorum... çok kötüyüm… en azından birkaç hafta,” diye geçiştirdim. Sabahları avlanıyor, gün boyu tüy yolma ve yemek hazırlığıyla uğraşıyor, akşamları ise her gün bir karga yiyordum. Seni bir an önce hafızama geri getirmek için can atıyordum. Ama bunun yerine belleğim başkalarının anılarıyla dolmaya başladı. Gereksiz, ağır ve karanlık - sonsuz bir gece kadar karanlık anılarla. Birbirine karışıyorlardı: benimkilerle yabancı olanlar, itaatsiz ağaç dalları tek birbirine dolanıyorlardı. Baş ağrılarım başladı. Zamanla migrene dönüştü. Sonra hafızam beni yarı yolda bırakmaya başladı. Sürekli gözlüğümü nereye koyduğumu unutuyordum ve dış dünya artık bulanıklaşıyordu benim için. Her şey silikleşti, hem çevremdeki dünya hem de geçmişim. Yatak odamda komodinin yanında bir bass gitar duruyordu. Demek ki eskiden çalabiliyormuşum. Yoksa neden orada dursun ki? Ama onu elime aldığımda bir nota bile çıkaramadım. Herhalde notaları da unutmuşum. Şu lanet olası kargalar son kalan hafızamı da benden söküp almıştı.
Ama pes etmedim. Seni aramaya devam ettim.
Bir gün kapım çaldı. Saçlarımı atkuyruğu yaptım, sabahlığımı üstüme geçirdim ve sessiz adımlarla kapıya yaklaştım. Kapıda bir adam duruyordu. Kendini tanıttı. İsmini söyler söylemez unuttum. O zamana kadar zaten hiçbir şeyi hatırlayamıyordum artık, çünkü zihnimde o kadar çok başkasına ait düşünce vardı ki, kendi düşüncelerime yer kalmamıştı. Artık hiçbir şeyi aklımda tutamıyordum. Bu adam — adı herhalde erkeklere verilen sıradan bir isimdi — bana kocam olduğunu söyledi. Savaşta olduğunu, ama artık döndüğünü dedi.
— Ama savaş bitmedi ki - diyebildim sadece .
Aslında “emin misin?” diye sormam gerekirdi: Çünkü ben onu unutmuştum. Belki de bir sahtekârdır. Veya da kötü bir şaka. Ama... ya gerçekten sensen? O zaman o soru seni incitebilirdi. Bu yüzden de söylediğimle kaldım, bir taraftan da zaman kazandım..
— Yaralıyım, — dedi sözde kocam, kendini savunur gibi.
Üzerinde asker üniforması vardı, ama ben hiçbir yara göremedim.
— Neren yaralı?
— Belli olmuyor... Dahili bir yaralanma... diye ısrar etti.
Yüzü bulanıktı. Net göremedim onu. Görmek için gözlüğe ihtiyacım vardı. Ancak bulmam zaman alabilirdi ve savaş görmüş bir adamı kapı eşiğinde bekletmek ayıp olurdu. Mecburen içeri aldım. Ev sahibi edası ile yürüdü. Mutfağın, tuvaletin, yatak odasının yerlerini biliyordu. Gerçi, küçük bir evde bunları tahmin etmek zor değildi. Onu hatırlamadığımı itiraf etmeye korktum — ya gerçekten kocamsa? Bunca zorlu bir zamanın ardından, eşi tarafından tümüyle uutulduğunu öğrenmek onun için ne kadar yıkıcı olurdu kim bilir! O yüzden hiçbir şey belli etmeden, her şey normalmiş gibi davrandım. Ne var ki bu koca meselesinde şüpheli çok şey vardı. Duvarlarda düğün fotoğraflarımız asılı değildi, dolaplarda erkek kıyafeti de yoktu. İlk akşam, onun gerçekten kocam değil, bu sisli zihnimin ve kargaların yarattığı bir hayal olduğunu düşündüm. Ama o akşam tembel adımlarla mutfağa girdi - kızarmış kargamı o zamana kadar yemiştim - kirli bulaşıkların arasından bir çatal aldı, deterjanla yıkadı, mutfak havlusuyla sildi, tavada en iyi kızarmış parçaya batırdı ve ağzına attı. Bir süre çiğnedi. Sonra nedense bana şüpheyle baktı — muhtemelen aniden aklında ikiye bölünmüş kitaplarla ilgili bir düşüncenin neden canlandığını anlamaya çalışıyordu. (İtiraf edeyim, ben de şaşırmıştım bu saçma hatıraya! Ortadan bölünmüş bir sürü kitap!) Sonra dişlerini parmağıyla karıştırdı ve aniden konuştu. O akşamdan beri ilk defa söylediği şey şuydu:
— Kahretsin, dişlerimin arasında kaldı!
Ve işte bu cümleyle, o adam gerçek olduğunu kanıtladı. Bir hayalet, ıslak bir çatalı mutfak havlusuyla silmez. Bir hayalet, eti bu kadar uzun süre çiğnemez. Hele ki dişlerinin arasına sıkışan lif yüzünden böyle içten bir küfür savurmaz. Bu hayalet koca fazlaca gerçekçiydi.
Bu olaydan hemen sonra gitarı dolaba sakladım. Nedense kocam denen adamın gerçekliği kendiminkinden daha inandırıcı geldi bana, ve demek ki, gayet de kocam olabilirdi. Ancak ben ona karga yediğimi ve hafızamda bilinçli bir temizlik yaptığımı söylemekten çekiniyordum. Ortaya çıkmasından korkuyordum, bu yüzden gitarı sakladım. Ya benden bir şeyler çalmamı isterse? Notaları unuttuğumu nasıl açıklayacaktım?
Benimle birlikte yaşamaya başladı. Garip biriydi. Evden çıkmıyordu, perdelerin arkasından dışarıya uzun uzun bakıyor, sürekli kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Geceleri ise dizi izliyordu — belli ki benim onu unutmuş olmam yetmemişti; şimdi de o, kendini unutmaya karar vermişti. Bu sonsuz dizilerin hiçliğe açılan bir kapı olduğunu herkes bilir.
Aynı yatakta ama farklı battaniyelerle uyuyorduk. Ben kendimkini çeneme kadar çekiyor, yüzü duvara dönüyordum. Sanırım umursamıyordu ve benim de işime geliyordu. Onu bir erkek olarak algılayamıyordum — süslenmiyor, makyaj yapmıyor, saçlarımı taramıyordum. Onları hep at kuyruğu yapıyordum, halbuki biliyorum, açık bıraktığımda daha güzel göründüğümü.
Bir gün ona, yarası iyileştikten sonra savaşa geri dönmeyi düşünüp düşünmediğini sordum. Sonuçta, bir askerlik görevi vardır herhalde diye düşündüm. Ama o, kaçamak bir şekilde mırıldanmakla yetindi. Onun vereceği bir karar değilmiş.
Kargalara olan merakımı ondan gizlemek imkânsızdı çünkü günün yarısını mutfakta onlarla uğraşırken görüyordu beni. Bunu ona şöyle açıklıyordum: karga etinde kolesterol daha azdır, üstelik demir ve protein açısından zengin. Tuhaf koca fazla soru sormazdı, o da yerdi, hep benden sonra ama.
Şöyle yapardım: önce ben yerdim, ve eğer et bana ait olmayan anılar içeriyorsa (ki başlangıçta hepsi öyleydi), o zaman yemeği ayrı bir tabakta ona verirdim. Neden birlikte yiyemediğimizi anlamıyordu. Ama zaten bir çok şeyi anlamaz olmuştu, sormayı da bırakmıştı. Ve bu ısrarlı, ona ait olmayan anıları, savaşta yaşadığı sarsıntıya bağlıyordu.
— Sanırım delirmek üzereyim. Olmamış şeyleri hatırlıyorum.
— Büyük ihtimalle savaşın etkisindendir — onun bu yanılgısını devam ettirmeye çalışıyordum.
— Evet, muhtemelen öyledir. Derler ki, savaştan dönenler hiçbir şeyi hatırlamak istemezmiş. Demek ki bu yüzden kafamda bu kadar düş bir birine karışmış...
— Aynen…
Artık işe gitmiyordum çünkü nerede çalıştığımı unutmuştum ve kimse de beni aramamıştı. Tüm zamanımı tek bir göreve adamıştım: seni hatırlamak.
Ve işte, yılbaşından hemen önce, bana ait anıları taşıyan ilk kargayla karşılaştım. Meğerse insan kendi anılarını taşıyan bir kargayı yemeğe başladığı anda bilekleri ve avuç içleri küçük sarı kabarcıklarla kaplanmaya başlıyor, ve bu kabarcıklar sonradan bordo kabuklara dönüşüyormuş. Vücut kaşınıyor ve terliyor, gözlerin önünde her şey bulanıklaşıyor, derken, bir aydınlanma geliyor sanki — ve o anda anlıyorsun: evet, bu gerçekten benim başıma geldi diyorsun. .
İlk anı: sahil yolu
İlk buluşmamızı hatırladım: deniz kıyısındaydı. Hem de çok net hatırladım: Gece yarısını geçmiş, hala mesajlaşıyoruz. Duyguların yoğunluğuyla birlikte gün doğumunu karşılamaya karar veriyoruz, sahilde, bulvarda. O gece ateşim çıkıyor. Vücudum ağrıyor, halsizim. Ama bu buluşma benim için fazlasıyla önemli, iptal edemem. Karanlıkta hazırlanıyorum, ayakta zor durarak metro kapılarının açılmasını bekliyorum. Geç kaldım... Güneş çoktan doğmuş. Sen iskelede, ucunda oturuyorsun, ayaklarını aşağı sarkıtmışsın. Seslenmeden önce, atkuyruğumu çözüyorum. İstiyorum ki, bu sahne hafızana kazınsın: arkamda deniz, yüzümde bir tebessüm, rüzgarda savrulan kestane rengi saçlarım. Dönüp bana bakıyorsun ve o anda anlıyorum: planım işe yaradı. Bunu sonsuza dek unutamayacaksın.
Denizin suyu kirli, üstü petrol halkalarıyla kaplı. Dert yanıyorum, söyleniyorum: "Doğayı hiç mi düşünmüyorlar, bu sudaki rezalet ne böyle?" Önce hak veriyorsun, sonra yalnızca senin yapabildiğin gibi gülümsüyorsun, gözlerini kalın kaşlarının altından kısarak diyorsun: “Ne kadar da güzel, değil mi? Sorunumuz, denizdeki petrol halkaları. Hatta o kadar önemli bir mesele ki, gün doğarken bulvarda konuşulmayı hak ediyor. Üstelik... bu bizim tek derdimiz.
Yanında gitar kılıfı duruyor.
Aptalca şakalar, belli belirsiz bir flört…
Her şeyi biliyoruz, her şeyi çoktan sezmişiz aslında, ama henüz açık açık konuşmuyoruz. Ve aramızdaki olmuş-olacak en güzel şey de bu.
Tıraş olmaya vakit bulamadığın için utanıyorsun biraz. Ben ise utangaçlığımı buklelerimin ardına saklayarak sitem ediyorum. “Ne bu böyle, diken diken?” diyorum, ama içim gidiyor, eriyorum. Sana böyle çok yakışıyor. Adını bile hatırlıyorum. Ama korkutup kaçırmamak için söylemeyeceğim. Sadece bana ait kalsın. Nedense, eğer adını söylersem, ruh gibi içimden uçup gideceğini, yine hiçbir şeysiz kalacağımı düşünüyorum. Senin adın sadece bende yaşasın. Nihayet kargadan geri alabildiğim belleğin içinde.
— Aslında geç kalman iyi oldu. Gün doğarken bir şarkı besteledim.
— Benim, bu arada ateşim var. Geldiğime dua etsen iyi olur.
Avucunun içiyle alnıma dokunuyorsun. Hayatımda hiçbir şey bu dokunuş kadar içime işlememişti. Mahcup bir şekilde asi bir tutam saçımı kulağımın arkasına itiyorum. Sense sitemle başını sallıyorsun.
— Yanıyorsun.
— Sanırım virüs. Uzak dur, sana da bulaşır.
Sonra bana daha da yaklaşıyorsun. Yüz yüzeyiz.
— Çoktan bulaştı bile.
— Bu kadar çabuk mu?
— Seni ilk gördüğüm anda. O günden beri hep hastayım. Bence bu ölümcül ve oldukça yıkıcı bir virüs. Bu şarkı da virüs hakkında olsun.
Şimdi bakınca o kadar sıradan, o kadar basit geliyor ki. Ne var ki o cümlede? Ne söyledi sanki? Ama o an... o sözler tenimde ürpertiler dolaştırmıştı, başım dönmüştü, hatta karnımda kelebekler uçuşmaya başlamıştı sanki. Gerçek kelebekler. İlk kez hislerinden söz etmiştin bana.
Geçmişin sessiz huzurunu sahte kocanın boğuk bass sesi bozdu:
— Akşama yiyecek ne var?
Mutfakta ev sahibi edasıyla yürüdü, ocağa yaklaştı ve tiyatral bir şekilde gözlerini kısıp soğumuş eti kokladı. Yerimden fırladım, tavayı kaptım ve gözlerimi telaşla kırpıştırarak içindekileri çöp kutusuna boşalttım. Ardından aklıma ilk gelen şeyi geveledim:
— Yanmış... Çok kızartılmış yemekler zararlı, kolesterolü artırıyor! Sahte koca, hala tabağımda duran etin kalıntılarına göz attı.
— Biraz tadına baktım ve hemen de midem yanmaya başladı! — dedim, nedense normalden daha yüksek bir tonla konuşarak. O ise bir bana, bir tabağa bakmaya devam etti.
— Git kendine sandviç yap! — dedim sertçe, sonra tabağımı kaptım, kalan yemeği de çöpe attım ve bulaşığı lavaboya fırlattım.
Sahte kocam sessizdi, ben ise düşünceye daldım: yüzü nasıldı? Hatıralarımdaki sana benziyor muydu? Bunu anlayabilmek için ya gözlüklerimi bulmam gerekiyordu ya da... ya da ona iyice yaklaşıp yüzüne dikkatlice bakmam. Ama ona yaklaşmaktan korkuyordum. Zaten bu yaralı askerden genel olarak ürküyordum. Kim bilir aslında kimdi, neciydi, ne istiyordu? Saçlarının yer yer ağardığını gördüm. Oysa sen… sen hâlâ çok genç olmalıydın, değil mi? En iyisi gözlükleri bulmaktı.
Sanırım akşam yemeğinde iki kutu yoğurt yedi. O yatmaya gittiğinde, ben mutfağa gizlice süzüldüm, ışığı yakmadım. Telefonun fenerini kullanarak çöp kutusundan yemeğin kalıntılarını çıkardım, et parçalarını dikkatlice plastik bir kaba koydum, üzerine “yüz maskesi” yazdım ve dondurucuya sakladım.
O eski mutluluğun yitip gitmiş olduğunu sürekli hissetmek — can yakıyor. “Keşke hiç yaşanmamış olsaydı,” diye geçirdim içimden. Ve tam o anda anladım: cehennem, cennetin kırıntılarından oluşuyor. Yine de o en güzel anılarımdan asla vazgeçemezdim. Belki de bu kargada saklı olan şey, hayatımda sahip olduğum en değerli şeydi.
Bütün gece ve ertesi sabah gözlüklerimi aradım, ama hiçbir yerde bulamadım. Gözlüksüz olsam bile herşey apaçık ortadaydı: bu adam — bütün gün aptal diziler izlemekle meşgul olan bu adam — sen olamazdın. Sen, rock grubunda çalan ve benimle birlikte sahilde güneşin doğuşunu izleyen adamdın. Bu sen değildin.
Gitar senden kalan tek hatıramdı. Peki sen neredesin? Hâlâ hayatta mısın? Neden yoksun yanımda?! Neden senin yerinde bu garip adam var?
O akşam yemekte çorba vardı. Son zamanlarda sık sık karga suyu kaynatır olmuştum, çünkü bu zayıf kuşların minicik kemiklerinden şaşırtıcı derecede iyi bir et suyu çıkıyordu. İki kase içtikten sonra ellerimde bir kaşıntı hissettim ve avuç içlerimde, bileklerimde beliren sarı kabarcıkları memnuniyetle izledim. Kafamın içinde çarpıcı imgeler, parlayan sahneler yanıp sönmeye başladı - ardından kendimi gıyaben bir kafede buldum.
İkinci anı: Şekersiz Americano
Kafeyi hatırlıyorum. Sana bir americano getiriyorlar: sıcak kahve, üzerine kaynar su eklenmiş. Fincanın altındaki tabakta iki şeker paketi duruyor. Sen onları hemen bir kenara itiyorsun. Geçen gün biri sana şekerle ilgili bir belgeselden bahsetmiş — şekerin zararlarını açık ve ikna edici şekilde anlatan bir filmmiş bu — ve sen de bir anda hayatından tüm tatlıları çıkarmaya karar vermişsin. Yan masalarda insanlar hararetle, bol el kol hareketiyle ve küfürlü cümlelerle, ülkede birkaç hafta önce patlak veren savaşı tartışıyor. Bizse, seninle şeker belgeselini konuşuyoruz. İkimizin de bu film hakkında kendince bir fikri var — ama aslında ikimiz de izlemedik. Tartışıyoruz. Ağır aksak ve isteksizce. Sanki içten içe biliyoruz: konu ne şeker, ne film. Aramızda daha ciddi bir şeyin konuşulması gerekiyor — ama o söz, bir türlü doğamıyor. Tartışmaktan sıkılıyoruz. Rahatsız edici bir sessizlik çöküyor masamıza. Sen acı kahvenden bir yudum alıyor ve birden diyorsun:
— Askerlik şubesine gittim. Gönüllü oldum.
Sanki dünya çatlıyor. Evren parçalanmaya başlıyor. Gözümün önünde yıkılıyor her şey. Dağılıyor... Evet, ülkede savaş başlamış. Evet, ne yazık ki başka çare bırakmadılar. Evet, vatanı savunmak gerek — haklısın, hepsi doğru. Ama sen değil! Sen olamazsın!
Ama bunların hiçbirini yüksek sesle söyleyemiyorum Sen bir yudum daha alıyorsun, yüzünü buruşturuyorsun: kahve çok acı.
— Biraz şeker mi eklesen? — diyorum, sesim titreyerek. — Kahven çok acı.
Titreyen ellerimle kendi tabağımdaki şeker paketini alıyorum ve sana uzatıyorum.
— Glikoz seviyemi aniden fırlatmak için mi? — diyorsun, hevesle konuyu değiştirerek.
— Bir paketten bir şey olmaz, — diyerek paketi açıyorum. Elini uzatıp şekeri benden alıyorsun.
— Şeker kanser riskini artırır.
— Savaş ölüm riskini artırmıyor mu?! —bir anda parlayarak enden şekeri geri almaya çalışıyorum.
Sen ise bilerek paketin içindekini masaya döküyorsun. Artık çok geç. Şeker örtünün üzerine dağılmış. Geriye dönüş yok.
Ellerimle yüzümü kapatıyorum: gözyaşlarımı görmeni istemiyorum.
— Bana şeker bırakmadın, — diyorum, gözyaşlarımı zor tutarak.
— Affet beni... — diyorsun bu sefer daha sakin bir sesle.
— Ama düğün tarihimiz bile belli! — Ellerimi yüzümden çekiyorum ve artık ağlamaktan utanmıyorum.
Çünkü gözlerindeki ciddiyeti görüyorum. Şaka yapmadığını anlıyorum.
— Bak, savaş biter bitmez evleniriz, olur mu? — Ellerini uzatıyorsun bana, dokunmak istiyorsun. Ama ben ellerimi çekip dizlerimin arasında saklıyorum.
— Ama seni öldürebilirler? — Sakin olmaya çalışıyorum, sesim güçlü çıksın diye, ama beceremiyorum.
— Öldürebilirler.
— O zaman nasıl döneceksin? Nasıl evleneceğiz?
Kahveden bir yudum daha alıyorsun. Bir süre sessiz kalıyorsun. Aklın başka yerde.
Uzakta, aramızda olan her şeyden çok uzak bir yerde.
— Bak dinle, diyelim ki öldürüldüm ... — fincanı kendinden uzağa itiyorsun — Herkes er ya da geç ölmeyecek mi? Böylece ölümüm en azından boşa gitmeyecek. Birinin gitmesi gerekiyor, değil mi? Birilerinin burayı koruması gerekiyor.
— Ama neden sen?! — Ellerimi tekrar masaya koyuyorum ama ne yapacağımı bilemiyorum.
Parmak uçlarımla dağılmış şeker kristallerini yokluyorum, sonra onları masanın üzerinde yuvarlıyorum.
— Neden ben değil?! Ülkemiz dediğin şey, bir nevi evimiz. Gerçekten. Hırsızlar evine dalıp da aileni tehdit etse, annenin saksılarda büyüttüğü bitkileri söküp mobilyaları parçalamaya kalksalar — sen evini, aileni savunmaz mısın?
— Bitki dediğin begonya!
— Vatan dediğimiz şey de bizim evimiz. Ve ben o heriflerin begonyalarınıza dokunmasına izin vermeyeceğim, anlıyor musun?
Cevap veremiyorum. Dudaklarım titriyor, karnımda bir sancı var.
Parmaklarımla şekeri topluyorum ve bir şekilde soğumuş çayımın içine atıyorum.
Sen hala begonyalardan bahsediyorsun, sonra aniden "artık anladım, vatan her şeyden üstünmüş" diyorsun.
Ama ben hiçbir şey anlamıyorum. Söylediğin her kelime, bana ihanet gibi geliyor. Eskiden bana, "sana olan aşkım her şeyden üstündür" derdin. Ben senin en büyük önceliğindim. Ama ben tekim ve sesim küçüklüğümden beri hep alçak. Sadece fısıltıyla yalvarabiliyorum sana. Onlar ise binlercedir! Bağırabiliyorlar. Sesleri televizyonlardan, sosyal medyadan, modern postlardan yükseliyor, neredeyse gökyüzünü yarıp geçiyor. Tam da bu sebeple, bu çatışma daha başlamadan benim yenilgimle bitiyor.
— Anla artık, ben vatanı korurken en başta seni koruyorum.
— Beni mi? Sen beni vatanla aldattın. Vatan büyük harfle yazılıyor, değil mi? Peki ya aşk neden küçük harfle? Bu adil mi sence? Kafanın içine sinsice sızan o yaldızlı vatansever sloganlar, birbirimize safça ettiğimiz yeminlerden daha güçlü çıktı.
Sesimiz yükseliyor, hararetle tartışıyoruz. Yan masadaki yaşlı çift bize dönüp bakıyor. Kadın başını sitemle sallıyor. Belli ki senin tarafında. Yanındaki adam da öyle muhtemelen. Zaten ne fark eder - bu kafedeki herkes senin tarafında! Tüm ülke senin tarafında!
Çünkü senin ölme ihtimalin onların umurunda bile değil. Benim ise umurumda. Benim umrumda, anlıyor musun?
Sen, çoktan adını yazdırdığını ve geri dönüş olmadığını söylüyorsun. Ben ise çayımı yudumluyorum — artık tamamen soğumuş.
— O zaman al şu yüzüğünü… ve git savaşına! Bu bizim sonumuz! Anladın mı?!
Çorbanın kalanını klozete döktüm ve her ihtimale iki kez sifonu çektim.
Kocam o akşam bu davranışım hakkında ne düşündü, bilmiyorum; çünkü dünkü tartışmamız yüzünden konuşmuyorduk. İçimi şüpheler kemiriyordu. Evet, seninle herşeyi bitirmiştim. Ama bu adam da savaşa gitmemiş miydi? Ya o, sensen ?
Yatak odasına koştum, tüm rafları altüst ettim, komodini, başucu çekmecelerini karıştırdım. Ve sonunda buldum: gözlükler yatağın altına düşmüştü.
Camlarını silmeden, çerçevesindeki tozunu bile almadan taktım gözlüğü ve doğrudan salona koştum. Kocam her zamanki gibi kanepede oturmuş, dizi izliyordu. Ekranda silahlı insanlar vardı. Ateş ediyorlardı, savaş yetmemiş gibi.
Kanepeye yaklaştım, tam karşısına geçtim ve dikkatlice yüzüne baktım. Garip bir eğrilik vardı suratında: yamuk dudaklar, farklı yönlere bakan gözler... Ve o anda, içimden bir oh çektim. Bu sen değildin. Artık hiçbir kuşkum kalmamıştı.
— Ne var? — diye homurdandı adam, ekrana engel olduğum için rahatsız olmuştu.
— Dinle, — dedim, artık bu saçmalığa bir son vermeye kararlıydım.
— Bu evde sana ait hiçbir şey yok. Banyoda sadece kadın şampuanları ve duş jelleri var, hatta ikinci bir diş fırçası bile bulamadım. Aradım. Ama yok. Burada sana ait hiçbir iz yok. Ve ben seni sevmiyorum. Ne çocuğumuz var, ne de ortak anılarımız — çünkü ikimiz de çoktan her şeyi unutmuşuz. Böyle bir durumda birlikte yaşamanın ne anlamı var? Lütfen, bugün çık git bu evden.
Kocam önce bana baktı, sonra yeniden televizyona döndü. Duymazdan geliyormuş gibi yaptı, ama belli ki ekranda olan biteni artık anlamıyordu. O tuhaf gözleri bir noktaya odaklanmadan boşluğa bakıyor, sanki hafifçe nemleniyordu. Tam o sırada kapı zili çaldı. Kocam, sevinmiş gibi hızla yerinden fırladı ve antreye koştu. Ben de peşinden gittim. Bize hiç kimse gelmezdi, bu beklenmedik kapı zili, içimde tanıdık bir duyguyu canlandırdı:
Umut.
Ama… neyin umudu?
Kapıda yaşını almış, tombul bir kadın duruyordu. Üzerinde yağ sinmiş bir sabahlık, başında kırmızı bir taç vardı. Elinde bir tabak dolusu taze kızarmış krep tutuyordu. Tatlı vanilya kokusu, kızarmış hamurun ve eriyen şekerin sıcak tınıları havaya karıştı — koku öyle yoğundu ki, bir anda zihnim bulanıklaştı. Vücudum gevşedi, iradem eridi sanki. Bu tanımadığım komşuya elimde avucumda ne varsa hepsini hemen, şimdi verebilirdim
— Ben karşı komşunuzum, sağ taraftaki dairede oturuyorum.. Taşındığınızda gelip bir merhaba bile demediniz, küçük hanım. Bu pek hoş değil. Ama ben size yine de şöyle mis gibi krepler yaptım. Alın bakalım.
O sadece bana bakıyor, yalnızca bana hitap ediyordu; sesi öyle buyurgandı ki, karşı çıkmak mümkün değildi. Yüzü buruş buruştu, kırışıklıklarla kaplıydı ve üzerinde hafif kurnaz, hatta alaycı bir ifade vardı. Alt çenesi öne doğru çıkıktı, üst çenesi ise biraz geride kalmış gibiydi. Yarım dakika boyunca hiçbir şey demeden tabağı önünde tutarak durdu. Biz ona büyülenmiş gibi bakıyorduk ve nedenini bilmeden tek kelime bile edemiyorduk. O krepin tadına bakmak için yanıp tutuşuyorduk.
Sonunda, komşu kadın dilini şaklattı ve şöyle dedi:
— Arada bir kapı deliğinden bakıyorum. Oldukça garip bir hayat tarzınız var yalnız. Kimseye zararınız dokunmadığı sürece istediğinizi yapın tabii ki, ama sizi — evet, sizi gördüğüm — dedi, kocamı işaret parmağıyla göstererek — içimi bir öfke bürüyor! Siz bir askersiniz, üniforma giyiyorsunuz, burada ne işiniz var?
— Yaralıyım, — dedi koca, çekingen bir sesle.
— Nerenizden yaralısınız?
— Görünmüyor. Dahili bir yaralanma.
— Askerlik görevinizden kaytarmanız için yeterince geçerli bir neden göremiyorum! Bakın, savaş çok korkunç bir şey, şu an hepimiz korkuyoruz! Herkesin sinirleri altüst. Artık haberleri bile izleyemiyorum, içim kaldırmıyor! Tek umudumuz sizsiniz! Ülkeyi bu halde bırakıp evinizde oturmakla tüm ülkeyi yarı yolda bırakıyorsunuz, farkında mısınız?
— Affedersiniz... ama gerçekten yaralıyım...
Kadın, elindeki tabakla bizi kenara itti ve içeri geçti.
— Korkuyorum. Ülkede savaş var, askerler ise evde oturuyor. Peki şimdi ne yapacağız? Tuvaletim tıkandı, tesisatçı çağırdım, onu da bana gelirken yolda askere aldılar! Düşünebiliyor musunuz? Düşman artık çok yakında. Evde tek başıma kalmaya korkuyorum. Hadi gelin birlikte çay içelim, kreplerle.
— Tabii, elbette… Sizin yakınlarınız yok mu?
— Hayır... ben tamamen yalnızım. Böyle zor zamanlarda insanın tutunacak kimsesi olmayınca ayakta kalmak daha zor. Ben askerlerimizin bizi koruduğunu sanıyordum... ama siz beni hayal kırıklığına uğrattınız, — dedi sitemkâr bir tonda.
— Özür dilerim… bilerek yapmadım, öyle olsun istememiştim, — dedi kocam, sesi iyice hüzünlüydü.
— Öyle gelişti... — diye ekledim ben de, onu az da olsa desteklemek için.
— Hadi, ben çay koyayım.
Çaydan sonra komşu kadın, kendi evine dönmekten korktuğunu söyledi. Ne de olsa ülkede savaş vardı, ama askerler burada, kreple çay içiyorlardı. Kocam yediği üç krep yüzünden aniden bir suçluluk duymaya başladı ve komşuya bir süre bizde kalmasına izin verdi. Belki de bunu onu göndermemem için yaptı - çünkü komşu yanımızdayken onu kovmam yakışıksız olurdu. Ya da gerçekten yaptığı şeyden utanmıştı. Veya da kadına içten içe acımıştı. Ben de onun herhangi bir yerinde yara görmemiştim, ama madem ki öyle diyordu...
Komşu bizde kaldı. Dolaplarımı kendi kıyafetleriyle doldurdu, tüm mutfak eşyalarını taşıyıp getirdi — her yere yayıldı. Eşyaları o kadar çoktu ki, artık benimkiler nerede, anlayamaz oldum. Zaten hafızamla aram pek iyi değildi. Hangi tabak, hangi havlu, hangi fincan bana aitti — hatırlayamıyordum. Komşunun eşyalarını izinsiz kullanmak uygunsuz olurdu. Bu yüzden artık hiçbir şeyi kullanmıyordum. Kendi evimde bir misafir gibiydim. Huzursuz ve rahatsızdım. Kocam, komşunun yanında hep çekingendi. Kadın ona sıradan bir şey sorduğunda bile, cevap vermeden önce endişeyle etrafa bakar, yanlış bir şey söylemekten korkar gibi gözleriyle beni arardı. Kadının tonu otoriter ve keskindi, onunla tartışmaya cesaret edemezdik.
Hayatımda yalnızca bir şey değişmeden kalmıştı: Akşam yemeklerim hâlâ karga etinden oluşuyordu. Artan parçaları da kocama veriyor, onu tanıyamadığı hatıralarla delirtmeye devam ediyordum. Komşu ise vejetaryendi ve sadece kendi yaptığı yemekleri yiyordu. O hiçbir şeyi unutmuyordu. Her tencerenin görevini, her biblonun hikâyesini, her eşyanın kaç paraya alındığını. Ona ait olan her şey, kocamla ikimizden daha somuttu. Onunla ben artık ne kendimizi, ne birbirimizi, ne de çevremizi tanıyorduk. Ben yalnızca seni hatırlıyordum. Ve sahildeki o ilk buluşmamızı. Birkaç kez buzlukta sakladığım kargadan küçük bir parça kestim, azıcık haşladım ve boş mideye yuttum. Sırf orada, o sabahta biraz daha kalabilmek için. Denizin kıyısında, güneş doğarken, saçlarım dağılmışken…
Ve işte yine bir akşam, o yemeğin ardından bileklerimde sarı kabarcıklar yeniden belirdi. Ve ben hatırladım.
Üçüncü anı: Yıldırım kadar ani. Nikâh dairesi.
Üzerimde kot etek ve siyah, boğazlı bir kazak var. Etek dönmüş, yamuk oturuyor, kendimi hiç beğenmiyorum. Sen — asker üniforması içindesin. Bir masada, nikâh memurunun karşısında oturuyoruz, önümüze konan kağıta imza atıyoruz. Kendimi garip hissediyorum, görünüşümden utanıyorum. Profesyonel makyaj ve saç yaptırmaya kıyamadığım için hayıflanıyorum. Nefes almak zorlaşıyor, boynumda kasılmalar, spazmlar başlıyor.
Ne biçim bir düğün bu? Böyle düğün mü olur? Bekleyeceğimden emin ol diye mi yapıyoruz bunu? Ama sana bunların hiçbirini söylemeye cesaret edemiyorum. Çünkü yarın cepheye gideceksin… Ve hayatımın bundan sonra neye benzeyeceğini bilmiyorum.
***
Belki de o koca gerçekten de sensin. Kararımı verdim, onunla açık açık konuşacaktım.
Senden küçük de olsa bir iz bulmaya çalışacacaktım. Gerçeğe ulaşmam gerekiyordu,
Ama şu komşu kadın hep engel oluyordu. Bir ara daha fazla eşyasını bizim eve taşımaya yardım etmemizi istedi. Başta karşı çıktım, evimizin küçük olduğunu, sadece iki küçük odadan ibaret olduğunu söyledim. O kadar eşya sığmazdı buraya. Hem kendi evinde ona hiçbir şey tehdit oluşturmuyordu. İstediği zaman kapımızı çalabilirdi, biz de her zaman yardıma hazırdık
— Hayır, böyle zor zamanlarda insanlar birbirine kenetlenmeli! — diye yüksek sesle karşı çıktı komşu kadın. — Hem sonra, tesisatçı hâlâ savaştan dönmedi, ben zaten sürekli sizin tuvalete gelmek zorunda kalacağım, bu çok rahatsız edici. Ama asıl mesele, halk olarak birlik olmak, düşmana karşı omuz omuza durmaktır!
— Ama biz durduğumuz yerden ne yapabiliriz ki? — dedim, gerçekten anlayamıyordum.
— Morali yüksek tutacağız! Yapılacak o kadar çok şey var ki… elimizden ne geliyorsa, yapacağız! Ve sizin evinizde bunu yapmak çok daha keyifli. Sonuçta bu evi size devlet verdi. Alt kattaki komşu öyle bir laf etti geçen gün. Hangi hizmetlerin karşılığında vermişler ki? Siz bile bilmiyorsunuz, değil mi? İşte ben de çözemedim... Benimki küçücük bir oda... Sizinki ne kadar da güzel! Geniş, tadilatlı…
— Sadece tavanları çok alçak... — diye araya girdi kocam, ama bu cüretinden hemen mahvcubiyet duydu.
Komşu kadın başını geriye atıp tavana baktı.
— Gayet normal bir tavan! — diye hükmetti hafif bir alayla . — Ne yapacağız yüksek tavanı? Biz dev miyiz? Tam benim boyuma göre.
Sonunda dolaptaki gitara da geldi sıra. Artık eşyaları için yer kalmamıştı ve yavaş yavaş benimkilerden kurtulmaya başlamıştı. Gitarı antreye çıkardı.
— Ne çok ıvır zıvırınız var! İnternete koyup satmak lazım bunları — dedi komşumuz.
Kocamın elleri titremeye başladı. Gitarın yanına gitti, bir süre öylece durdu, kıpırdamadan. Sonra enstrümanı aldı, kanepesine geri döndü. Oturdu. Parmakları tellere dokundu ve o an… odanın içine ağır bir melodi yayıldı. “Virüs” adlı o parça. Artık hiçbir şüphem kalmamıştı. Yüzün yabancı olsa da sendin o. Hiçbir şey anlamıyordum ama kalbim seni tanımıştı. Yanına oturdum ve ellerimi sana uzattım. Sen ise bana yabancı gibi baktın. Tanımıyordun beni. Ve anladım ki sen de hiçbir şey hatırlamıyorsun. Uzun uzun, dikkatle baktın yüzüme bir şeyleri, hatırlamaya, bir anlam kurmaya çalışır gibiydin Ama düşüncelerin ve hafızan çoktan bir kaosa dönüşmüştü ve bu dağınıklığı onaramamanın çaresizliği seni öyle öfkelendirdi ki gitarı yere fırlattın, ayağa kalktın, duvara yürüdün ve bir anda yumruğunu tüm gücünle duvara vurdun.
Komşu kadın "Ayy!" diye bağırdı ve mutfağa kaçtı. Birkaç saniye sonra tekrar ortaya çıktı ve kocamın kanayan eline dondurulmuş bir paket bastırdı. İlk buluşmamızın anılarını saklayan o karga paketini.
— Olmaz ki böyle, ne yapıyorsun sen?! Kendine dikkat etmen gerekiyor! — diye homurdandı, paketi kocamın eline bastırırken, bir yandan da onun sırtını okşuyordu. — Sen bizim tek umudumuzsun, sağlığına bu kadar umursamazca davranamazsın!—
O anda aklıma bir fikir geldi. Kocama yaklaştım ve elindeki en kıymetli hatıramla dolu paketi çekip aldım. Mikrodalgada ısıttım. Sonra da akşam yemeğinde sana servis ettim. Önce benim yemediğime şaşırdın ama itiraz etmedin. Zaten hiçbir şeye karşı çıkmazdın.
İki lokma yetti sana. Çatalı elinden düşürdün. Bana baktın. Ben ise saçlarımdan tokamı sıyırdım, kestane rengi saçlarımı bir anda savurdum. Biliyordum, o görüntümü, beni o şekilde deniz kenarında görüşünü, sonsuza kadar hafızana kazımıştın. Tanıdın beni. Gözlerinle gülümsedin önce, sonra tanıdın. Daha doğrusu hatırladın. Bana ismimle seslendin. Yalnızca senin kullandığın o sevecen, kimsenin ağzından hiçbir zaman duymadığım haliyle…
Hiç kimse, hiçbir zaman öyle seslenmemişti bana.
Sen masadan kalktın. Bana doğru geldin. Yüzümü avuçlarının arasına aldın ve uzun uzun gözlerimin içine baktın. Sadece baktın... yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Aşkım… bu sendin. Yüzün başkasına ait gibi çarpık, dudakların eğriydi. Ama gözler senin gözlerindi. İlk randevumuzun hatırasıyla büyülenmiş, bir-birimize bakarak sonsuza kadar öylece durduk.
Aslında o ilk buluşmanın hatırası bile yeterdi. O kısacık zaman diliminin, sonsuzluğun kucağındaki o küçücük anın uğruna yaşamak varken, kendi isteğimle nasıl vazgeçebilmiştim?
Parmaklarımı kıvırcık saçlarında gezdirdim. Gözlerini kapattın. Sen. Sen.Sen varsın. Ve ben seni seviyorum. Sonsuza kadar birlikte olacağız. Artık kimse seni benden alamayacak. Ne savaş, ne insanlar, ne de kendi hafızam. Seni benden asla koparmayacaklar. Hatırlayacağım tek şey sen olsan bile. Aklımı da yitirsem, kimseyi tanımasam da — seni hep hatırlayacağım.
Kargalarla ilgili her şeyi anlattım sana. Sen güldün.
— Demek artık o lastik gibi etten kurtuluyoruz, ha? Tanrıya şükür!
— Üç tane daha kaldı, o kadar zor yakaladım ki onları.
Anlaştık: kalan üç kargayı da bitirecektik — sonra bu işe bir nokta koyacaktık.. Normal yemeklere geçecektik, hafızamızı yavaş yavaş toparlayacaktık. Belki bu hayatta hâlâ bir şeyler başarabiliridik. Elbette başarabilirdik.. Gençtik, aşıktık. Daha yolun başındaydık.
O akşam kalan kargalardan birini, sertliğini biraz olsun yumuşatmak için bol sebzeyle birlikte pişirdim,
— Yine önce sen mi yiyeceksin?
— Evet, geleneği bozmayalım. Sadece üç tane kaldı, biraz sabret.
Biliyorum, kalan üç kargada da bana ait anıların olma ihtimali çok düşüktü. Ama yine de bu işi doğru bir şekilde tamamlamak istiyordum.
Yemeği tabağa koydum. Yarısını yedim ve birden fenalaştım. Ya sosta bir gariplik vardı, ya da başka bir şeydi. Midemde ağırlık vardı. Saç lastiğim bileğimi acıtacak kadar sıkmaya başladı. Sonra avuç içlerim kaşındı. kollarım boyunca sarı kabarcıklar yayılmaya başladı. Henüz çiğnemeyi bitirmediğim son lokma ağzımdan düştü. O an hatırladım, sen ölmüştün. Savaşta ölmüştün.
Dördüncü Anı: Tebrikler!
Başsağlığı yerine tebrikler duymak tuhafıma gidiyor. Tebrik ederiz, kocan şehit oldu!
O bir kahraman! Cesur bir savaşçı!
Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti geçiyor ve içimde tarifsiz bir dehşet var — “onurlu”, “şerefli”, “büyük”, “gurur duyuyoruz”, “cesaret” gibi kelimelerden değil, bu kelimelerin her yerden, her ekrandan üzerime boca edildiği bağlamdan dolayı. Acı. Dayanılmaz, sonu gelmeyen bir acı. Sen öldün. Öyle bir acı ki, bileklerimi kesip hiçbir şey hissetmemek daha iyi olurdu. Yoksun artık. Bununla baş edemiyorum. Korkuyorum.
Savaşta ölenlerin eşleri ve anneleri için düzenlenen bir törendeyim. Herkes siyah elbiseler giymiş, annelerin başı örtülü, göğüslerinde “şehitlerinin” fotoğraflarını taşıyorlar. Benim de göğsümde senin fotoğrafın var, plastikle kaplı, altında adın yazıyor, yanında bir bayrak. Ve ben bununla gurur duymalıymışım. Borçlar hâlâ bitmedi mi? Bize bir kutlama düzenlemişler. Gerçek bir kutlama: müzik çalıyor, dans ediliyor, pasta kesiliyor. İnanamıyorum, ne büyük bir saçmalık — halbuki bu ziyafetin tam merkezindeyim ve gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyorum
— Ne kadar gururluyuz! — diye haykırıyor mikrofonla siyah elbiseli sunucu, ağlamaya çalışıyor. Dudaklarında kıpkırmızı bir ruj parlıyor.
Söyledikleri kelimeler uğultulara, hıçkırıklara, ağıtlara karışıyor. Ben ise sadece onun kırmızı rujuna bakıyor ve basit bir gerçeğin farkına varıyorum. Sen ölüsün. Evinin duvarında, düşük kaliteli bir fotoğrafın asılı. Arkasında bir bayrak. Ben bir dulum. Ne çirkin bir kelime bu — dul. Sanki çoktan eskimiş, artık bir işe yaramayan, değersiz bir şey gibi. Fakat ben dul olmak, siyah elbiseler giymek istemiyorum. Bunun için çok gencim! Siyah giymeyi hiç sevmem, yaşlı gösteriyor. Oysa yaz için, beyaz güllü, kırmızı bir elbise almıştım. Yaz henüz gelmemişti, şimdi gelse bile yargılayan bakışlardan dolayı onu giyemeyecektim. Neden dul olacakmışım ki ben? Doğru düzgün evli bile sayılmazdık biz, sadece bir imza attık, hemen ardından sen savaşa gittin…Beni yarı yolda bıraktın! Benim hayatım da seninki gibi bitti. Bunu mu hak ettim ben? Bunu mu seçtim? Unutabilsem bu hiç yaşanmamış evliliği, bu yası... Ve yazın, o kırmızı elbisemi giyebilsem. Üzerinde beyaz gülleri olan.
***
Başımı tabaktan kaldırdım ve bir anda soğuk ter bastı. Demek ki bu adam — sen değilsin? Deliriyor muyum? Adam banyodaydı. Sifonun sesi geldi. Bekleyemezdim. Banyoya koştum ve kapının kolunu çektim:
— Size söylemem gereken bir şey var, hemen çıkar mısınız?
— Neden “siz”?
— Çünkü siz … kocam değilsiniz. Benim kocam savaşta öldü.
Tuvaletin kapısı hemen açıldı. Karşımda o şüpheli adam duruyordu.
— Ben ölmedim, dedi.
— Ama biz seni gömdük. Hatta bana dul maaşı bağlamışlar, yeni öğrendim.
— Garip, çünkü sahildeki o ilk buluşmamızı hatırlıyorum — en ince ayrıntısına kadar.
Bu gerçekten yaşandı, değil mi?
— O anı bana ait. Sen o eti yediğinde benim geçmişimi hatırladın. Onu kendine ait sandın. Ama sen bana yabancı birisin. Lütfen git, rica ediyorum.
Bunun üzerine kocam itiraf etti: aslında başka hiçbir şeyi hatırlamıyormuş. Yalnızca çok uzak, çok belirsiz bir geçmişten silik birkaç şey ve sahildeki o ilk buluşma. O kadar. Yanılmış olabileceğini ve beni başka biriyle karıştırmış olabileceğini kabul etti.
Ağlamaya başladım.
Eşyalarını toplayıp hemen gideceğini söyledi. Ama onun hiç eşyası yoktu. Ona acıdım. Onunla vedalaşmak da zor geldi. Çünkü ben onun sen olduğuna gerçekten inanmıştım. Bana armağan edilen o tek, o biricik günde gerçekten mutlu olmuştum. Yanıldığımı anlamış olmama rağmen, saçlarımı tekrar at kuyruğu yapmadım. Onu biraz daha tutmak istedim ve şöyle dedim:
— Son bir kargam kaldı. Hatta buzluğa bile koymadım. Balkonda leğenin içinde duruyor. İstersen ondan çorba yapayım, senin sevdiğin gibi. Bu da bizim veda yemeğimiz olsun.
Kabul etti. Balkon kapısını açtım ve donakaldım. Karganın gövdesini yoğun, siyah bir sinek bulutu sarmıştı. Nereden çıkmışlardı ki? Mevsim kıştı. Nefesimi tutarak sinekleri kovaladım ve kuşu temizlemeye giriştim. Gece yarısına kadar uğraştım onunla. Çorba, ancak gece yarısından sonra hazır oldu. Komşu kadın çoktan uyumuş gibiydi. Bizim yatak odamızda yatıyordu artık ve oraya adım atmaya cesaret edemezdik. O kadın eve yerleştiğinden beri biz oturma odasındaki açılır-kapanır kanepede idare ediyorduk.
— Sabah mı yesek acaba? — diye fısıldadım ona.
O ise bu sırada taburede oturmuş, pencereden dışarı bakıyordu. Karın yağışını seyrediyordu. Bu adama acımaya başladım: hiçbir şey hatırlamıyor, anlamlandıramıyordu. Belki de kocam olmasa bile, kalmasına izin vermeliydim.
— Hadi şimdi yiyelim, — diye fısıldadı o da pantolonundaki iki karga tüyünü silkeleyerek. — O kadar zahmet ettin.
Her zamanki gibi önce ben başladım yemeye. Kocam karşımda oturmuş sabırla bekliyordu. Bu kargada bana ait hiçbir anı yoktu, onun yerine bazı askeri anıları vardı. O kadar karanlık ve huzursuz anılardı ki, onları bastırmak için saçma sapan şeyler düşünmeye çalıştım. Kimileri patlıyor, kimileri bağırıyor, kimileri ölüyordu. Bazıları kaçıyor ve inliyordu. Bu inlemeler o kadar yüksekti ki, kendimi tutamayıp kulaklarımı kapattım. Sonunda üzerime çöken duygularla başa çıkabildiğimde, kocama bu iğrenç çorbayı yememesini söyledim.
Önce onu uyardığım için teşekkür etti ve çorbayı tuvalete dökeceğini söyledi. Ama sonra birden, bu yemeği tüm akşam boyunca beklediğini ve çok acıktığını söyleyerek fikrini değiştirdi. Sonuçta, kendisi de savaştan geçmişti ve her şeyi unutmayı başarmıştı — başkasına ait bir anıyla başa çıkması çok daha kolay olacaktı.
Çorbayı bir tabağa koyup önüne bıraktım. Kaşığını da uzattım. Sonra kanepeye geçtim, oturdum ve kumandayı elime aldım. Uzun zamandır televizyon izlememiştim. Zaten hiç sevmezdim — çünkü bana hep öyle gelirdi ki, televizyon kafayı ve ruhu gereksiz şeylerle dolduruyor: bir tür cürufla, bir tür atıkla, ve böylece içinde güzel hiçbir şeye yer kalmıyor. Ama son zamanlarda hayatımda zaten güzel hiçbir şey kalmamıştı. İçimde yalnızca bir boşluk vardı. Ve artık neyle dolacağının da pek farkı yoktu. İçteki boşluk — tıpkı bir hastalık gibidir. Canını yakar, üşütür Ve bir gün gelir, oraya ne olursa olsun doldurmaya razı olursun. Yeter ki bu kadar boş ve bu kadar yalnız kalmasın.
Aniden kocam küfretti.
Mutfağa doğru baktım. Bulunduğum yerden mutfak masası ve kocam net bir şekilde görünüyordu. Gözlüklerimi bulduğumdan beri dünya fazlasıyla net ve belirgin hâle gelmişti. Artık gereğinden fazlasını gördüğümü düşünüyordum. Kocamın bileklerinde ve avuçlarında sarı kabarcıklar belirmişti, bir anda omuzlarını, karnını, kalçalarını kaşımaya başladı. Kumanda elimden düştü. Arka kapağı fırlayıp ayrıldı ve içinden bir pil yuvarlanarak kanepenin altına kaçtı.
Kocam ayağa kalktı ve mutfakta bir o yana bir bu yana yürümeye başladı. Sonra oturma odasına girdi, bana hiç aldırmadan kendini yere bıraktı, başını dizlerinin arasına aldı ve birden inlemeye başladı. Uzun süre inledi. Onun adına utanır gibi oldum.
Sonra yavaşça doğruldu, dizlerinin üzerine çökerek önümde durdu, alnını siyah elbisemin eteklerine dayadı ve bir çırpıda konuşmaya başladı:
— Kaçtım ben. Kalan herkes o bombanın altında öldü, arkadaşlarımın hepsi paramparça oldu, hepsi, anlıyor musun? Ama ben mucize eseri kurtuldum. Gerçekten bir mucizeydi. Sadece yüzüm yaralandı. O nedenle böyle yamuktur, eskisi gibi değil artık. Ama hayattaydım! Tek sağ kalan bendim! Ben bile nasıl olduğunu anlayamadım. Ama sonra farkettim ki, vücudumda doğru düzgün bir yara bile yok, sadece yüzüm… Yüz ne ki? Kim umursar? O zaman anladım, bu kâbusu sürdürmek zorunda kalacağım. Kaçmaya karar verdim.
Sesin titredi, korkudan ve çaresizlikten kırılıyordu. Derin bir nefes aldın, ayağa kalktın ve sonra devam ettin; odada bir o yana bir bu yana yürürken zaman zaman tırnak kenarlarını kemiriyordun:
— Tüm arkadaşlarım gözümün önünde paramparça oldu… Bundan sonra hiçbir şey… hiçbir şey mümkün değildi… Kaçtım ben. İlk iş, senin yeni adresini öğrendim ve yola çıktım. Ancak evinin yakınındaki parka vardığımda anladım ki, bu kaçış tam bir saçmalıktı. Böyle kaçılmaz. Kabul edilemez bir şeydi bu. Sana ne söyleyecektim? Arkadaşlarıma ne diyecektim? Kaçtığımı öğrenmeleri beni alay konusu yapardı. Öyle bir utanç duydum ki… keşke arkadaşlarımla birlikte ölmüş olsaydım, keşke o bombanın parçaları altında ben de can vermiş olsaydım. Parktan geçip sana doğru yürürken tek istediğim, her şeyi unutmaktı. Çünkü hatırladıklarıma dayanamıyordum . Kendime dedim ki, bu yükü kaldıramayacağım. Ve sonra hiçbir şey hatırlamaz oldum. Eve bir şekilde, herhalde, telefondaki navigasyonu takip ederek gelmişimdir, adresi parka gitmeden önce yazmıştım. Gerisini ise ancak bulanık hatırlıyorum: seni, evliliğimizi… hatta savaşa gittiğimi bile. Her şey bir kabus gibiydi. Sana birşey diyebilmek için de dahili yaralanmayı uydurdum.
Yüzünü ellerimin arasına aldım ve sana teselli verici bir kaç şey söylemek istedim: gerçekten de kaçmana sevindiğimi, yüzün bana yabancı olsa bile burada olduğun için mutlu olduğumu… Kahramancasına, cesaret göstererek değil, madalyasız ve muhtemelen artık halk düşmanı olarak dönmüş olsan da — buradasın, yanımdasın, ve bu benim için en önemlisi demek istedim. Ama o anda biri yüksek sesle kahkaha attı. Öyle ani ve yersizdi ki…İkimiz de döndük.
Kapıda komşu kadın duruyordu, kahkahalarla gülüyor, bir eliyle karnını, diğeriyle kapıyı tutuyordu. Gülüşü şeytaniydi ve biz, seninle tek kelime edemedik. Ne diyeceğini bekliyorduk bu otoriter komşunun. Üzerinde geceliğin üstüne geçirilmiş sabahlık vardı. Demek ki uyandırmıştık onu. Kahkahası aniden kesildi, kaşlarının arasına derin bir çizgi yerleşti. Kollarını göğsünde kavuşturdu ve çenesini yukarı kaldırdı:
— Her şeyi duydum, genç adam, — dedi sana hitaben. — Siz bir firarisiniz. Yaralı değilsiniz, bilerek bizi düşmanların insafına bıraktınız.
— Ne saçmalıyorsunuz siz?! — artık dayanamayarak bağırdım.
— Şimdi hemen polisi arıyorum. Bırakalım onlar karar versin sizinle ne yapılacağına. Sizin gibi korkaklardan tiksiniyorum! Umarım sizi hapse atarlar, hatta daha iyisi, asarlar! Eğer henüz idam cezası gelmediyse ülkeye, artık gelsin ki bir daha kimse cesaret edemesin! Yazıklar olsun!
Sonra yağlı sabahlığının cebinden telefonunu çıkardı ve ekranı görebilmek için neredeyse burnuna yaklaştırdı.
— Lütfen, durun! — diye yalvardım.
Ona doğru birkaç adım atıp iyice yaklaştım.
— Acele etmeyin, şimdi gece. Böyle bir mesele için kimseyi telaşlandırmaya gerek yok. Gelin konuşalım. Bakın, biz sizi evimize aldık. Size iyi davrandık. Neden siz de bize aynı şekilde karşılık vermek istemiyorsunuz?
Komşu telefonu yüzünden uzaklaştırdı, gözlerinde öfke kıvılcımları çakıyordu:
— Bana mı iyilik ettiniz?! Ah, demek bana iyilik ettiniz, öyle mi?! Peki siz bu daireyi haketmediğinizi biliyor musunuz? Komşular çoktan her şeyi anlattı bana. Bu daireyi size, genç hanım, savaşta ölen bir askerin dul eşi olduğunuz için verdiler! Ama o, ölmemiş!
Burada gayet güzel bir şekilde yayılmış, keyfine bakıyor! Bu daire bizim paramızla, bu ülkenin vatandaşlarının vergileriyle alındı!
— Siz çalışmıyorsunuz ki. — diye itiraz etmeye çalıştın. — Kendiniz söylediniz…
— E, ne olmuş? Ben de bu ülkenin vatandaşıyım ve benim de haklarım var! Siz benim fare deliğimi gördünüz mü hiç?! Duvarlar dökülüyor, tavandan alçı sarkıyor, borular çoktan pas tutmuş… tuvalet tıkalı! Ama siz burada saray gibi bir yerde yaşıyorsunuz, ne hakla?! Siz vatan hainisiniz! Korkaksınız! Bu dairede ben yaşamalıyım!
Nefesini toparladı, sonra tekrar ağzını açtı, bir şey söylemek istedi, ama fırsat bulamadı.
Düşman tam evimizin üstüne bir bomba attı. Belki de düşman değildi, nereden bilebilirdim ki? Elektrikler kesildi. Evrenin sınırları kayboldu, silkelendi.
Gözlerimi açtım, feryat ettim.
Bomba seni parçalamıştı.
Savaş seni yine aldı benden. Beni bırakıp savaşa gitmen kendi seçimin sanmıştım. Meğerse savaş kimseye sormuyormuş. Sadece alıp götürüyormuş. Ve aldı da. En büyük korkum gerçek oldu. Peki ya ben? Ben hiçbir şey hissetmiyorum. Yanında yatıyorum, parçalanmış gölgelerimiz duvarda birbirine karışmış. Belki ben de yaralıyım? Belki ben de ölüyorum? Yahut ta çoktan ölmüşümdür. Bilmiyorum. Sadece kıpırdamadan yatıyorum. Karanlıkta güçlükle komşu kadını seçebiliyorum. O biraz ötede durmuş, bombanın şarapnelleri ona değmemiş. Elleriyle ağzını kapatmış, odadan kaçıyor. Dışarıda kargalar acı acı gaklıyor. Sonra birer birer açık pencereden içeri süzülüyorlar. Gece gibi, savaşın dehşeti gibi siyahlar, etrafımı sarıyorlar, bir ayaklarından ötekine geçerek adım adım, ritüel danslarına başlıyorlar. Yapabildiğim son şey, tokamı çıkarmak oluyor. Her ihtimale karşı... Belki öteki tarafta da tanırsın beni. Canım yanıyor, galiba. Ama hayır - ölmüyorum. Elbette ölmüyorum. Çünkü şimdi ben de bir kargayım aslında. Ben de artık hatıralardan oluşuyorum. Bunlar kendime ait hatıralar olsa da onları kargalardan çaldım. Demek ki ben de bir kargayım artık. Eğer öyleyse, ölemem. Başka kargaların bedeninde var olmayı sürdüreceğim, şimdi etrafımı saranların bedeninde. Çünkü biliyorum: ölüm yok kargalara.