HikayeGerilim, Edebî Kurgu

Bizim Tuhaf Adlarımız

GS
Gülşen Safarli (çeviren)
Orijinal yazar: Leyla Mammadova
17 dk okuma · ★★★★★
İlk olarak 1 Ağu 2026 tarihinde yayınlandı · kaynağa git

Bizim Tuhaf Adlarımız

Eskiden biz beş kardeştik, annem ise çok mutsuzdu. Bir taraftan sigarasının dumanını ekşimiş kıymalı çorbanın üzerine üflerken, diğer taraftan da sosyal medyada şikâyetler yağdırıyordu. “Onlardan beş tane var, ben ise tekim. Hepsi de kız çocuğu!” diyerek hepimize birden, aynı zamanda da hiçbirimize bakmamayı başarıyor, durmadan söyleniyor, üzerine “neden hiç oğlum yok” diye haklı sitemler ekliyordu. Biz kendimize hak kazandırmak için bir şeyler mırıldanırdık ama, tencerelerin gürültüsü, çamaşır makinasının uğultusu, küçüklerin çığlıkları, büyüklerin homurtusu sesimizi bastırıyor, annemin alemi monologlardan ibaret kalmaya devam ediyordu. Çok da başarılı sayılmazdı bu işte, kopuk serzenişler, natamam kırıcı ifadeler, suçlamalar, iç çekmeler, ah ve oflamalardan oluşan tiratlarını duyardık çoğunlukla. Annem küçükken Telman isminden hoşlanırmış, bu yüzden bir oğlu olursa adını Telman koymayı arzuluyormuş. Her hamile kaldığında bir Telman beklerken ortaya çıkan biz oluyorduk. Kız kardeşler olarak birbirimize çok benziyorduk, o kadar ki, adlarımız bile neredeyse aynıydı. Birimizin adı Lyuba idi. Bir de Lyusya, Lyuda, Lida ve Lilya vardı. Pek sevmezdi annem isimlerimizi – “bu devirde kim çocuğuna böyle adlar koyar? Ne tuhaf isimler bunlar?” derdi. Halbuki bu adlarla bizi şereflendiren ta kendisiydi: sadece çocuklar artarda doğunca ve böyle fazla olunca isimleri düşünecek, ebeveyn forumlarını tarayacak, anlamları araştıracak pek zaman kalmıyordu.

— Bu aralar moda olan isim Avrora! – telefonda birilerine tavsiye verirken serbest kalan elindeki tırnak etlerini dişleriyle kemiriyordu.

İş böyle olunca bizi Avrora adıyla çağırır oldu. Hepimizi. Bu tabi keyfinin yerinde olduğu ender günler için geçerliydi. İşinin ters getirdiği zamanlarda veya içimizden birimiz onu kızdırdığında yeniden Lyuba, Lyusya, Lyuda, Lida ve Lilya olmaya devam ederdik. Üstelik hangi ismin hangimize ait olduğunu hiç hatırlamazdı, öfke nöbetlerinde aklına estiği gibi çağırırdı. Sonuç olarak tüm bu adları yaramazlıklarımızın bir cezası olarak ortaklaşa paylaşıyorduk. Her birimiz Avrora olmanın hayalini kuruyordu.

Tüm bunlar bir tarafa, zamanında – çok çok eskiden bizim bir de babamız vardı. Yaşça büyük olanlarımız bunu kesin hatırlıyordu.

O dönemler annem dişlerini sıkıp, itaatsiz buklelerini taranmamış at kuyruğuna sıkıştırdığı aralarda az da olsa bizimle ilgilenirdi. Fakat en küçük Avrora’mız üç yaşına girer girmez pes etti annemiz. “Yeter artık, gücüm kalmadı. Bugünden itibaren kendime bakacağım” dedi. Esaslı bir şekilde meşgul olmaya başladı kendisiyle: dilek maratonlarına katılır, başarılı kadınların ve karizmatik erkeklerin webinarlarını izler, meditasyon yapar, okul defterlerimizin koparılmış sayfalarına yazılar yazardı: amacı nihayet ne istediğini anlayıp peşinden gidecek bir hayalde karar kılmaktı. O yükseliş aylarında adeta çiçek açtı: vücut için badem özlü arındırıcı ve yeni fondöten aldı, salonda pedikür yaptırdı ve bize çoğunlukla Avrora diye seslendi. Daha da ileri gidip bize yemek hazırladığı da oluyordu, hatta kimi günler erken kalkıp okula yolcu etmişliği bile vardı. Ona hayallerini, katıldığı maratonları ve öğrendiklerini bizimle paylaşması için yalvarıyorduk, cevabında ise özür dilercesine omuzlarını silker, haddinden fazla olduğumuzdan, bu kadar kalabalığın içinde ciddi konulardan bahsetmenin zorluğundan dem vururdu.

— Bir gün evimiz huzura erişecek ya, - bunları kavga eden küçüklerin ve ağlayan ortancanın sesini bastıracak kadar bağırarak söylerdi - bak o gün size doğum haritamdan da bahsedeceğim, dilek tutmayı da öğreteceğim.

Bir keresinde ise gece, küçükler uykuya dalmışken annem yakında, çok yakın bir zamanda, yani dilekleri gerçekleştiği gün bizi nihayet seveceğini ima eden bir şeyler söyledi. Sevginin doyumdan doğabileceğini, henüz dolmamış bir saksının taşamayacağı gibi, doymamış kalbin de verebileceği bir sevgisinin olamayacağını izah etti.

O geceden beri hayatımız yeni bir anlam kazandı. Yaşça en büyük iki ablamız annemin arzularının gerçekleşeceği günü yaklaştırmak için ev işlerinde daha fazla çaba göstermeye ve derslerinde başarılı olacaklar diye daha büyük gayret sarfetmeye başladılar. Hepimiz daha uslu, sessiz, hatta uyumlu olduk. Bir an o kutsal günün bir adımlığında hisseder gibi olduk, çünkü annemin birçok temennisi hayata geçiyor, evren ona durmadan işaretler gönderiyordu. Manifestlediği kürk ona zengin kuzeninden geldi, gerçi kullanılmıştı ama, zaten annem dilek listesinde özellikle yeni olmasını istememişti. Çok parası olmasını arzuluyordu, hesabına neredeyse dilediği miktarda havale geldi. Apartman girişinde namalum birisi yeşil boyayla İngilizce YES yazmıştı, ağzına kadar dolu otobüste anneme boş yer bulunmuştu, ikisi Arap, biri Türk olan üç takipçi Facebook’ta anneme arkadaşlık isteği göndermişti.

Fakat o gün bir türlü gelmek bilmiyordu.

Günler uçuyor, haftalar adımlıyordu. Aylar ise can veren salyangoz gibi sürünüyordu. Тakılıp kalmıştık. Olmuyordu. Badem özlü arındırıcı tükenmişti, yenisine ise annemin parası yetmiyordu. Uzun sesli mesajlarında kaderinden yakınıyordu, bizi suçluyordu. Aslında başına dert olan şey biz değildik, sayımızdı. “Onlardan beş tane, ben ise tekim, onlardan beş taned, ben ise tekim! Anlamıyor musun?”- mesajların sonlarında yırtınarak bağırıyor, bitirince parmağını ekrana hırsla basıyordu.

— Bu mesajları kime gönderiyorsun? - diye içimizden biri nihayet sorma cüretinde bulundu. Her halde büyüklerden biriydi soran, çünkü küçüklerin böyle bir şeyi akıllarına getirmesi söz konusu olamazdı.

— Hiç kimseye!!! — tutkulu tiradının etkisinden henüz çıkamamışken püskürürdü annem, biz ise korkudan üşüşüyor, kaçıp dairenin farklı köşelerine sığınıyorduk. Aslında bizi ürküten annemin sesi değil, verdiği cevabın doğru olma ihtimaliydi.

Ve yeniden o çirkin isimlerimizi duymaya başlamıştık. Lyuba, Lyusya, Lyuda, Lida ve Lilya. Hangisinin daha kötü olduğunu söylemek imkânsız gibi bir şeydi.

Annemin bize bir şey anlattığı yoktu ama biz gayet farkındaydık, onun arzularından gerçekleşemeyenler vardı ve bu yüzden bizi hiç kimse hiçbir zaman sevemeyecekti. Yemek istediğimizde sinirle gözlerini deviriyor, yorulduğunu, tükendiğini, kaynaklarının sona erdiğini döne döne tekrarlıyordu. Hayallerinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini söylüyordu. Geç kalmıştı, evren olumsuz bir şey duymuş ve dilekleri yanlış yorumlamıştı. Son iki ay kirli, yırtık kıyafetlerle dolaşıyor, kullanım tarihi geçmiş bisküvi ve konservelerin kalıntılarını tüketiyor, çiğ makarna kemiriyorduk, çünkü ablalarımız bile yemek yapmayı beceremiyordu. Her geçen gün annemiz bir az daha mutsuzlaşıyordu. Evren mesaj göndermeyi durdurmuş, Facebook’taki Türk annemin dostluğundan çıkmıştı. Sesli mesajlardaki serzenişlere yanıt gelmiyordu. Saçları beyazlamıştı. Sıklıkla mutfağa kapanıyordu, çünkü “yalnız kalıp kaynaklarını yenilemesi” gerekiyordu. Böyle zamanlarda kapısını çalmaktan ve onu rahatsız etmekten ödümüz kopuyordu, o yüzden aç susuz oturup bekliyorduk. Hep birlikte mutfağın kapısını aralamak cesaretinde bulunduğumuzda ise eşikte görünür görünmez şu sözleri duyuyorduk: “Yine geldiler, bak yine geldiler!”

Böyle giderse hayatta kalamayacağımızı anlıyorduk, artık harekete geçmenin zamanı gelmişti. Ama ne yapabilirdik ki? Annemin dilek listesini bulmuştuk. Listenin en başında şöyle yazıyordu: “Telman adlı sağlıklı bir erkek çocuk sahibi olmayı diliyorum. Bu kadar kız çocuğunun annesi olmayı ise hiç istemiyorum”.

“Bu kadar” ne demek oluyordu? Yani, beş fazla, dört olursa iyi miydi? Bunun üzerine uzun uzun düşündük. Düşündük derken en küçüğümüz olan üç yaşlı kardeşimiz hariç, onun daha buna yaşı yetmiyordu. Çok kafa yorduk ama sonuca bir türlü varamadık.

Annemizin diğer dilekleri ise ya kendisinin gerçekleştirebileceği kadar pahalı olmayan, maddi şeylerdi, ya da o kadar soyuttu ki hayata geçmesi yalnız ve yalnız onun kendisine bağlıydı. Mesela, listede şunlar da yazıyordu: “beş yıl daha genç görünmek istiyorum!”. Bunun için anneme böyle bir iltifat edecek herhangi bir tanıdığı ayarlamak yeterliydi, dilek anında gerçekleşmiş olacaktı. Bu kolaydı da ilk dileğini ne yapacaktık peki? “Artık annemizin neden mutsuz olduğu anlaşıldı… Suçlusu bizdik” diye büyük ablamız tespitini yapmıştı. En küçüğümüz ise ağlamaya başlamıştı. Ufaklık göz yaşı dökerken aniden düşüp kafasını yere çarpınca, bunun bir işaret olmadığına bizi kimse ikna edemezdi artık. Evren eyleme geçmemiz gerektiğini söylüyordu. Hangi eylemi kastediyordu acaba? Suçlunun- yani içimizden birinin cezasını çekmesi gerektiğini hatırlatıyordu herhalde. Peki nasıl ceza verilmeliydi ki bir faydası olsun? Karara geldik ki annemin sorunlarının kaynağı küçük kardeşlerimizdi: çünkü ilk iki-üç kız çocuk idare edilebilirdi de ama dördüncünün de kız doğmuş olması tokat gibi çarpmıştı. Bir keresinde tam olarak annem böylece dile getirmişti zaten. Yaşça ikinci ablamız Lyuba ya da Lyusya (böyle hüzünlü anlarda Avrora olmamız imkansızdı) – dedi ki, en küçük olandır günahkâr. En büyüğümüz ise –Lyuda veya Lida’ydı herhalde – onu hemen paylayarak “o daha üç yaşında, hiçbir şeyin farkında bile değil” dedi sitemle. Sonuç olarak dördüncüde-Lida’da karar kılındı, Lyuda mıydı yoksa, herçend Lyuba de olabilirdi, Lyusya da, Lilya da. Cezalandırmamız gereken oydu işte.

“Söz, bir daha yapmayacağım” diye hüngür hüngür ağladı dördüncümüz, biz ise cevabında “ister yap ister yapma, annemizin hayatını çoktan karartmışsın bile. Bizim bu problemi bir şekilde çözmemiz şart artık. İki çıkış yolun var: ya hatanı telafi etmek için hemen bir erkek çocuğu olup çıkarsın ve adını Telman koyarız, ya da bir an önce ortadan kaybolursun, biz de fazlalıktan kurtuluruz” dedik. Dördüncü uzun uzun baktı aynaya, bir oğlan çocuğuna dönüşüp dönüşemeyeceğini anlamak istercesine: lakin bir türlü çıkamadı işin içinden. Ertesi sabah iki büyük ablamız dördüncüyü okula hazırladılar, çantasını alıştığından daha çok doldurdular. Beşimize bir tane oyun hamurundan yapılmış kargacık vardı, onu da koydular çantasına. Sonra onu tamamen farklı bir okula bıraktılar: oraya başka çocuklar gidiyordu, onların anneleri de farklıydı, neyse ki oradakilerin oyun hamurundan bir kargacıkları yoktu. Verdiğimiz iyi olmuştu, hiç olmazsa kardeşimize önceki hayatından bir anı kalmış olacak, ona köklerini hatırlatacaktı. Dördüncünün gözünden bir damla yaş düşmedi. Sanırım ne yaşandığını gerçekten algılamıyordu. Gerçi diğer okul bizimkine tıpatıp benziyordu, hatta sabah törenindeki çocuklar bile bizim okuldakilerle birebir aynıydı. Belki bu yüzden hiçbir şeyden şüphelenmedi. Ablalarımız böyle veda etmenin daha kolay olacağı kanaatindeydiler, hayat zaten zordu, fazladan göz yaşı ve duygusallığa ne gerek vardı.

— Bana neden bağırıyorsun?! — diye telefonda haykırıyordu annem. Karşı taraftaki her kimse hep bu şekilde konuşuyordu annem onunla – Tam beş taneler, beş tane! Bu üç kuruşla onlara nasıl üst baş alayım? Anlamak istemiyorsun.

— Dört taneyiz, — diye düzeltti üçüncümüz. — Artık dört taneyiz.

Annemin bakışlarından azar yağıyordu. Göz ucuyla saydı yine de bizi. Sanki rahat bir nefes aldı, ama telefondakinin da duyacağı şekilde bize taraf bağırdı:

— Yine de fazlasınız!

Ardından bir süre sustu, telefondan gelen bağırışları dinledi, sonunda tek kelime etmeden kapattı telefonu. Kiminle konuştuğunu sorduk, yeteri kadar büyüdüğümüzü, böyle önemli şeyleri öğrenme hakkımızın olduğunu söyledik. Her zamanki gibi sakince sohbet edemeyecek kadar kalabalıksınız dedi, biz dört kardeş iken bu curcunanın içinde böyle mühim konulardan bahsedeceğini nasıl bekleyebildiğimizi sordu. Aslında biz gerçekten çok ses yapmamaya çalışıyorduk, hiç oyun oynamıyorduk, nefes alırken bile etrafı kolaçan ediyorduk. Bunların hiç birisi yeterli olmuyordu, bir az daha azalmamız gerekiyordu.

En büyük ablamız en küçüğümüze dokunmayı aklımıza bile getirmememiz konusunda uyardı hemen. Hepi topu üç yaşındaydı, ne anlardı ki o? Çok acımasız olurdu onu göndermek, en iyisi ikincimizin gitmesiydi. İkincimiz irkildi, göz yaşını zor tuttu, ama hemen kendini toparladı ve işin içinden böyle çıktı: “Annem artık yoruldu bizi büyütmekten. Çocuk ne kadar küçükse bir o kadar zahmetlidir. Baksanıza, en küçüğümüz hala bebek beziyle dolaşıyor, sizce annem bundan bunalmadı mı?”. Ablalarımız uzun uzun tartıştılar, en nihayetinde basit bir çözüme ulaştılar: bu sefer hükmü giyen üçüncümüz oldu.

O ise dördüncünün akıbetini hatırlayınca hemen yerinden fırladı, annemizin yatak odasına ışınlandı, çekmeceden kocaman makası çekip aldı ve saçlarını gelişigüzel kesti. Nereden bulduysa bir top getirdi, aynaya şut çekti; ayna paramparça oldu. Anlamıştık, üçüncümüz artık bir kız kardeş değildi, erkek çocuğa dönüşmüştü ve adı Telman’dı.

Annemizin dudak kenarları hafifçe kıvrılır gibi oldu ama bu pek uzun sürmedi.

— Üçüncü erkekse, dördüncüye ne lüzum var ki? — diye konuşuyordu kendi kendine, anlam veremiyordu.

Bu kez vakit kaybetmeye gerek kalmadı. Çözüm apaçık ortadaydı. Büyüğümüz hıçkırmaya başladı, yapacak bir şey yoktu, son beşiğimizi alıp başka bir oyun parkına bıraktık, orada farklı çocuklar oynuyordu, onlara bakan ana babalar de ayrıydı. Farklı bir şehirde yerleşiyordu bu park, hatta farklı bir ülke de denebilirdi. Beşimize bir tane tacımız vardı, mor renkli, tek boynuzlu - verdik onu ufaklığa. Bu sefer acemice de olsa vedalaşmaya kalkıştık, çünkü dördüncüyle ayrılık içimize oturmuştu. Karar vermiştik, artık öyle yapmayacaktık, en iyisi baştan veda etmekti, bir kere yapıyorsun, bir daha da o meseleye dönmüyorsun. Ama küçücüğümüz sadece üç yaşındaydı, ondan ne istediğimizi algılayamıyordu, olup bitenlere aklı ermiyordu. Yeni kum havuzunu hemen çok sevdi, başka bir çocuğun oyuncak küreğini kaptığı gibi sevinçle koştu özge hayata.

İki kız kardeş eve döndük. Telman bizimle gezmiyordu artık. Hiç umurunda da değildik. Ne de olsa annem hep erkek çocuk istiyordu, o yüzden dokunulmazdı ve en önemlisi, bizden biri değildi. Demek geriye sadece ikimiz kalıyorduk.

Bunun haberini verdik anneme. O ise cevabında zaten evin biraz hafiflediğini fark ettiğini söyledi ve yeni manikürünü gösterdi. Gülümsedik, onun al kırmızı jel tırnaklarını övdük bolca. Beklenmedik akşam yemeği sorusuna yanıt olarak yalandan hiç aç olmadığımızı söyledik. Bunun üzerine annemin sesi yumuşadı, artık çok gürültü olmadığına göre önemli mevzuları konuşabileceğimizin zamanı gelmişti:

— Lyuba, Lyusya, Lyuda, Lida ve Lilya, hemen buraya gelin, size ciddi bir şey söylemem lazım. Aa, doğru ya, artık iki kişisiniz. Ama isim beş tane. Bundan böyle bu adların hepsini aranızda paylaşacaksınız.

Ablamla bu küçücük yaşımızda böyle bir sorumluluğun altından kalkamayacağımızı hemen anlamıştık, fakat annem itiraz istemiyordu. Artık hayat boyu ikimiz, beş ismin yükünü birlikte taşıyacaktık. Sonra babamızın hala var olduğu, ama Amerika’ya para kazanmak için gittiği ve evin yolunu unuttuğu gerçeğini paylaştı bizimle. Yetişkinlerin başına böyle işler gelebilirmiş. Meğerse annem büyük paralar dileyince babamız ortaya çıkmış ve kendisine tam istediği kadar olmasa da pek fena sayılmayacak bir miktar göndermiş. Bir de üstüne demiş ki, madem çocuklar büyümüş artık, dönebilirmiş, yalnız tek bir sorun varmış, o da evin yolunu unutmuş olmasıymış.

Dördüncünün gidişi geldi aklımıza, o da öyle gitmişti ya, şimdi de dönemiyordu, evin yolunu bulamıyordu herhalde. Belki de aslında yolu unutmamıştı, sadece sorumlu bir kızdı ve geri dönmemesi gerektiğini çok iyi biliyordu.

Hayat bir nebze yoluna girmişti sanki –beş çocuk başka, üç çocuk başkaydı ne de olsa. Lakin annem bir türlü sevemiyordu bizi. Kalbindeki saksının dolması için tüm arzuları hayata geçmeliydi, böyle diyordu kendisi. Oysa biz onun en büyük arzusunun ne olduğunu biliyorduk.

Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorduk: “bu kadar” ne anlama geliyor olabilirdi ki? “Bu kadar” kız çocuğunun annesi olmak istemiyordu işte. Evet, artık beş değil, üçtük, üstelik biri de Telman’dı, dolayısıyla geriye sadece ikimiz kalıyorduk. Yoksa bu da mı fazlaydı? Hala “bu kadar” dediğine göre... Galiba birisi kız çocuklarını sevmeyince birden fazlası onun için “bu kadar” sınırına ulaşıyordu. Artık şüphe kalmamıştı, bu ailede sadece tek kız çocuk barınabilirdi. Ne var ki hiçbirimiz taviz vermek istemiyorduk.

Durmadan tartışıyor, bağrışıyor, hatta dövüşüyorduk da lakin ne fayda… Bir an önce çare bulmalıydık halbuki, sevgisizlik içinde yaşamak her gün daha da katlanılmaz hale geliyordu. İşin içinden çıkamayınca meseleyi kadere bırakmaya karar verdik. Kalktık ormana gittik. Ormandayken birimiz diğerine çok dehşetli bir şey yaptı. Bir insan evladının diğerine böylesine bir şeyi yapması akıllara zarardı. Neticede tek kız kaldık. Kötülüğü yapan kurtuldu. Yaşanılan o kadar dayanılmazdı ki, hayatta kalanımızın mantığı onu tarif etmekte yetersiz kalıp devre dışı bıraktı ve böylece hiç yaşanmamış kıldı. Kendini savunmaya alarak ne olur ne olmaz zihninden aile içindeki yerini bile (birinci miydi yoksa ikinci mi?) siliverdi. Bu saatten sonra yegâne kız çocuğu olduğuna göre, bunun bir anlamı kalmıyordu ne de olsa. Yegâne olmak “bu kadar” kavramına uymadığına göre, bu sefer annemiz mutlaka sevecekti bizi. Bizi derken, Telman’ı ve biricik kızını.

Hayatta kalanımız ormandan sırılsıklam ıslanmış, çamurlar içinde ve aç bir şekilde döndüğünde annem onun tarafa bakmadı bile. Tek sorduğu şuydu:

— Diğerleri nerede?

— Artık yoklar — sağ kalanımız sakince yanıtladı.

Telman gözlerini telefondan ayırmadan sırıtıyordu. Umursamayan bir tavır takınmaya çalışıyordu, hayati tehlikeyi savuşturmuştu. Annemiz birdenbire güzelleşti, cildindeki kırışıklıklar aniden yok oldu. Tam o sırada kapı çaldı. Annem tavana bakıp haç çıkardı, dudaklarının arasından fısıldadı:

— Bu bir işarettir! Eşikte duran babamdı.

Annem onu içeriye aldı. İki dakika kadar sustu, sonra “bu sizin babanızdır” dedi. Bunu söylerken bize değil ona bakıyordu. Babamı öksürük tuttu. Annem hemen odasına kaçtı, babamızın evin yolunu bu kadar erken hatırlayacağını tahmin etmemişti, hazırlıksız yakalanmıştı. Hadi saçlarına fön çekmese olurdu da bari yüzüne bir allık, gözlerine rimel sürseydi. Evdeyken onun yanında hep süslü dolaşmış değildi elbette, yine de aradan geçen bunca yıldan sonra belki aklında öyle kalmış olabilirdi, kim bilir.

— Diğerleri nerede? — diye sordu babam annem süslendiği sırada.

— Biz iki çocuğuz, — demişti ciddiyetle kurtulmuş olanımız. Telman ise başını kaldırma zahmetinde bile bulunmamıştı. Dünyada telefondan başka hiçbir şeyi umursamayan gerçek bir erkek çocuk gibi görünme derdindeydi, aslında ise babamın nasıl biri olduğunu çok merak ediyordu. Kaşlarının altından çaktırmadan bakıyordu ona.

Babamız ayakkabılarını çıkarmadan salona geçti. Sağ kalanımız hemen uyardı onu: annemiz daha geçen hafta süpürmüştü halıları. Babam sert çıktı, Amerika’da böyle dolaşılıyormuş evde, hem daha buranın havasını, suyunu almamışmış, yol yorgunuymuş kendisi. Bunun havayla, suyla ne ilgisi var diye pes etmiyordu sağ kalan, antreye dönüp ayakkabıları çıkarmasının zor olmaması gerekiyordu. Babamız da geriye adım atmıyordu, bu onun için prensip meselesine dönüşmüştü, bir kere çocuklar, aile değerlerini, kimin kim olduğunu bir daha hatırlamalı, babayla bu şekilde konuşulamayacağını kafalarına sokmalılardı. Üstelik nerede kalmıştı bu annemiz, ne diye oyalanıyordu oralarda?

Annemin oyalanışı gerçekten bitmek bilmiyordu. Tam bir aile olarak mutlu bir hayat yaşama ihtimali gittikçe azalıyor gibiydi. Babamız halının üzerinde özellikle debeleniyordu, sabırsızlıktan yapıyor gibiydi ama tek amacı sağ kalanımızı delirtmekti. Zaman, babamızla iyiden iyiye tartışmaya yetecek kadar lastik gibi uzadı. Telman, nihayet telefondan başını kaldırmayı başardı ve babamın tarafını tutmaya çalıştı. Karşılığında nedense sıpa adlandırıldı, üstüne bir de anlamını bilmediğimiz garip bir ifadeyle daha çağırıldı. Büyük ihtimalle İngilizceden, ya da büyüklerin jargonundan bir kelimeydi.

Annem yatak odasından çıktığında üzerinde gençliğinden kalma yeşil abiye bir elbise vardı. Elbise mükemmellikten çok uzak olan bedenindeki her yağlı kıvrımı haince sergiliyordu. Ucuz parfüm kokusu yüzümüze çarptı. Mahcup bir gülümseme takındı-dişlerindeki kırmızı ruj izi özenini ele veriyordu.

— Tahmin etmiştim - ses tonundan pişmanlık yağıyordu babamın, bir adım geri çekildi.

— Neyi tahmin etmiştin? — aceleyle sordu annem. Elbisesini çekiştiriyordu, özgüvenini kaybetmişti.

— Hata yapmışım ben.

— Ne hatası?

— Evin yolunu hatırladığımı sanıyordum. Ama burası benim evim değilmiş. Siz benim ailem değilsiniz. Aslında en başından, bu veledi görür görmez anlamalıydım- diye tısladı babam. Bizim beş kızımız yok muydu? Bu oğlan nereden çıktı? Sen de bir tuhaf olmuşsun. Eskiden güzeldin, zayıftın, bu elbise üzerinde bol dururdu. Benimle dalga mı geçiyorsun, kadın? Benim kendi yolum, kendi evim var, hoşça kalın siz!

— Allah’tan kork be adam! Benim işte, kim olacak! Onca yıl geçmiş, elbette yaşlanacağım! Herkes yaşlanır. Oğlana gelince- seneler boyunca erkek çocuk diye sayıklayan sen değil miydin?

Babam Telman’ın suratına dikkatlice baktı, kaşlarını çattı:

— O da bir garip, gerçek gibi durmuyor.

Annem omuz silkti. Bir mazeret uydurmak için yeterince zamanı yoktu, babam daha hızlı davrandı, peş peşe yağdırdı kelimeleri. Tekrar Amerika’ya dönecekti ve bundan böyle paranın ucunu bile göstermeyecekti bize. Sebepleri çoktu: öncelikle çocuklar ondan değildi, âşık olduğu kadından eser kalmamıştı, bir de ki kendisi olmaktan çıkalı da çok olmuştu.

Annemin cevap yetiştirmesine fırsat tanımamak için arkasını dönmesiyle evi terk etmesi bir oldu. Kapı pat diye kapandı. Annemin umutları halının üzerinde, babamın ayakkabılarından geriye kalan ıslak çamurla bir oldu.

Takılarını koparıp attı, diğer elinin tersiyle rujunu yanağına yaydı ve koltuğa çöküverdi annem. İlk günler hiç ağlamadı. Birkaç gün boyunca vücudunu saran o yeşil elbisesiyle koltuktan hiç kalkmadı. Yarı uzalı vaziyette gittikçe solgunlaşan duvar kağıdına bakıp durdu. Olayların ardından Telman futbol okuluna yazıldı, sınıf arkadaşı ile kavga etti ve zayıf notlu karnesini gösterişle mutfak masasına fırlattı. Aramızda ilk kabalık eden, saygısız konuşan o oldu. Çok geçmeden annemi tamamen görmezden gelmeye başardı.

Bir müddet geçtikten sonra annem kendine geldi ve sağ kalanımızı yanına çağırdı:

— Lyuba, dinle beni, yoksa Lyusya mıydın sen, ya da Lütfiye. Bak görüyor musun, adını bile hatırlamaz oldum.

— Avrora! — gözleri ışıl ışıl parlıyordu. - Artık hep Avrora kalabilir miyim? O isim beşimizindi ama şimdi… Yalnız bana ait olabilir mi?

— Senin mi? Diğerleri ne olacak? Sahi onlar nerede? Aval aval ne bakıyorsun öyle? Sana soruyorum: nerede onlar? Lyuba, konuş, kime diyorum, alo? Lyusya cevap ver! Lida mısın yoksa? Bunların hepsinin senin başının altından çıktığını anlamayacağımı mı sanıyordun? Sensin işte, kim olacak? Onların hiç birisi ortada yok, ama sen duruyorsun.

Geriye kalanımızın dudakları titredi, burnunun içi sızladı, annemin ithamlarına cevap vermek, sonuçta tüm bunları dileyenin kendisi olduğunu, bizim sadece küçük çocuk ellerimizden geldiği kadarıyla onun isteklerini yerine getirmeye çalıştığımızı söylemek istiyordu. Ne var ki kelimeler boğazında bir yerde düğümleniyor, dışarı çıkmamakta direniyorlardı.

— Ne adi bir şeymişsin sen! Ne yaptın kardeşlerine? Üstelik bir de susuyor? Ne kadar da aşağılıksın!

Bunlar yaşanırken Telman koridorda öylece duruyordu, yalnız kalanımız göz ucuyla fark etmişti onu. Kıpırdamadan, kırık aynaya bakıyor, annemizin söylediklerini dinliyordu. Babam gittiği günden beri Telman annemin gözüne görünmemeye çalışıyordu, muhtemelen ifşa olmaktan korkuyordu. Tek kalanımızın bedeninden bir ürperti geçti. Annem monoloğuna devam ediyordu, kelimelerinin ayırt edilmesi gittikçe zorlaşıyordu. Nutku yükseliyor, keskinleşiyor, indiğinde kırbaç gibi yakıyor, ondan daha beter izler bırakıyordu. Kurtulmuş olanımız birden anladı ki, annemin saksısında sevgi hiç olmamış, bundan sonra da olmayacak. Onun yerini kocaman bir sevgisizlik işgal etmiş, bu sevgisizliği eskiden beşimiz aramızda paylaşıyorduk, ne kadar incitse de bu denli acı vermiyordu. Şu andan itibaren o saksı hep taşacak, hayatta kalanımızın üzerine devrilecek, ona hayatı boyunca işkence çektirecekti. Sağ kurtulanımız hem de bu beş aptal ismi bütün ağırlığıyla omuzlarında taşıyacaktı. Böylesine bir yüke yetişkinler bile dayanamazken, bir çocuk nasıl göğüs gerecekti? Düşüncesi bile o kadar dayanılmazdı ki, sağ kalanımız bir adım geri çekildi. Annem sövmeye devam ediyordu. Suçlamalar yağdırıyor, avaz avaz bağırıyordu.

— Bir daha sana Avrora dediğimi duymayacaksın, anladın mı?

Yalnız kalanımız Telman’a hızlı bir bakış attı, sanki diyecek sözü vardı, ardından pencereye yaklaştı. Onu açtı. Parmak uçlarında yükseldi, ama yetişemedi. Çok kısaydı. Masaya doğru koştu. Sandalyeyi çekti. Pencereye taraf sürükledi. Üzerine çıktı. Camdan atladı.

Yeter ki annemiz mutlu olsun. Ne de olsa bizden beş taneydi, o ise tekti. Rahat eder şimdi. Biricik annemiz bizim…

Puan ver

Yorumlar (2)

Giriş yap ve sohbete katıl.

GS
Gülşen Safarli1 g önce

Çox haqlısınız, Cavid. Valideynlerimizin gergin zamanlarında telefon derdleşmelerini eşidib az kederlenmedik zamanında. Men ilk defe oxuyanda qonşuluğumuzda 4 bacıdan biri olan refiqemin 16 yaşında evlendirilerek heyatımdan çıxmasını, ata-anasına yük olmasın deye sevmediyi insanla vaxtından tez, telesik aile quran diger tanış qızları düşündüm. Bestileri, Kifayetleri düşündüm. Onları bu 5 qeribe adlı qızların böyük bacıları kimi xeyal etdim. Evlerin fedakar, şexsi heyatını diger aile üzvlerinin xoşbextliyi üçün qurban veren “evde qalmış” qızları düşündüm. Bu arada, saytımıza xoş geldiniz. İlk şerhi yazdığınız üçün de minnetdaram!

CA
Cavid1 g önce

Çox ağır və düşündürücü hekayədir. Məncə, müəllif burada uşaqların valideynlərinin düşünmədən söylədiyi sözləri necə həqiqət kimi qəbul etdiyini çox təsirli göstərib. Uşaqların bütün etdiklərinin arxasında əslində yalnız bir istək dayanırdı ki, anaları tərəfindən sevilmək. Ən ağrılı tərəfi isə odur ki, onlar ananın bədbəxtliyinin səbəbini özlərində axtardılar, halbuki problem heç vaxt onlarda deyildi...