HikayeRomantik

Dünyayla İştvan Arasında

GS
Gülşen Safarli (çeviren)
Orijinal yazar: Leyla Mammadova
42 dk okuma · ☆☆☆☆☆
İlk olarak 1 Ağu 2026 tarihinde yayınlandı · kaynağa git

Dünyayla İştvan Arasında

“Bizim burada, yakınlıkta bir kafeye uğramamız gerek”- dedi Macar aksanlı Rusçasıyla, sesinde hafif bir umut notası duyuluyordu- “Sahibi bir şairdir, henüz tanınmıyor, ancak çok dokunaklı yazıyor, onun için bir web sitesi yapacağıma söz verdim”.

Gözlerimi onun sert şişme montunda, deri eldivenlerinde, tuhaf spor ayakkabılarında gezdiriyorum ve teklifine razı oluyorum. Herhangi bir başka zaman olsa beni oraya hayatta sürükleyemezdi, ne yazık ki soğuğa dayanıklığım yok, dişlerimi takırdatmaktan yoruldum. Şubat canıma tak etti artık, o yüzden beni ısıtacak bir yer umuduyla itaatkârca Akoş’un ardından ufak lokantaya iniyorum. Sanki oraya hal hazırda iniyormuşum da bir sonraki dakikada neler olacağını bilmiyormuşum gibi “iniyorum” diyorum, halbuki o günden bu yana kaç yıl geçti, şimdiki zamanda bilgisayarımın başında oturuyorum ve yayın yönetmeni olduğum popüler bir derginin sonraki sayısı için makaleleri seçmek yerine, bu saçmalıkla uğraşıyorum. Yani bahsettiğim o kafeye iniyorum. Akoş’la beraber. Bunun, dergi için metin ayıkladığım yerden daha hakiki bir gerçeklik olmadığını eminlikle iddia etmeye kalkışacak olan var mı?

Yarı karanlık mekâna giriş yaptık. Hayır, hayır, geçmiş zamanda yazarsam, bu, benim o zamanı, Tuna boyunca o dondurucu gezimizi ve buz bağlamış parmaklarımı (eldivenlerimi her zamanki gibi evde unutmuştum) sadece hatırladığım anlamına gelecektir. Asıl istediğim ise orada bulunmak, her ne kadar o an yaşananlar pek bir önem arz etmese de olanları yeniden, tekrar yaşamaktır. Orada, o ahşap masanın etrafında, Akoş’un yanında ve İştvan Kovaç’ın (sahi, o şair-mekân sahibinin ismi böyle miydi?) karşısında belirmek istiyorum. O tuhaf, ileri yaşlı adamın tam karşısında oturup, Macarcayı neredeyse hiç anlamama rağmen, ona dikkat kesilmek istiyorum. Onun anlaşılmayan sözlerini bir sonraki saniyede olacaklardan habersiz bir şekilde dinlemek istiyorum, şayet haberim olursa, bunun zaman zaman özlemini duyduğum o duygular ve endişelerle bir benzerliği kalmayacaktır.

Sekreter Anna öncesinde her ihtimale karşı kapıyı tıklatıyor, fakat cevap beklemeden içeri, odama dalıyor ve randevulaşmadığım garip bir ziyaretçinin gelişinden haber veriyor. “Konunun çok acil olduğunu söyledi- şaşkınlıkla gözlerini kırpıyor Anna- ona burada işlerin böyle yürümediğini anlatmaya çalıştım, lakin bir türlü gitmiyor, sonuna kadar bekleyeceğim diyor”. Kaşlarımı çatıp olumsuz bir şekilde başımı sallıyorum, çünkü eğer tartışmaya başlarsam kafenin hafızamdaki görüntüsü solacak, imgesi dağılacak ve belki de ona bir daha dönmekte başarılı olamayacağım. Anna odadan çıkıyor. “Lokanta” veya “taverna” kelimesi daha makul görünüyor. İştvan Kovaç bana aç olup olmadığımı soruyor, halbuki öğle saati değil. Evet anlamında başımı sallıyorum ve sıcak gulaş sipariş ediyorum, düşüncesi bile kaskatı kesilmiş vücudumu ısıtmaya yetiyor. Mekân son kuruşlarla, üstünkörü uydurulmuş bir yer gibi duruyor. Aydınlatma çok zayıf, muhtemelen huzur ve resmiyetsizdik sağlaması gerektiği düşünülmüş, lakin burada konfordan eser yok. Hiç müşteri bulunmuyor içeride, bir tek yerin sahibi ile bana sıcak çorba tabağını ve pek de taze olmayan iki dilim ekmeğin bulunduğu sepeti getiren bir adet garson var. Öyle olsun bakalım, şu an en önemlisi ısınmaktır.

Kendi aralarında web site hakkında bir şeyler konuşuyorlar. Arada bir İştvan beni işaret ederek Akoş’a gerçekten Macarca bir şey bilip bilmediğimi soruyor, bu dilde konuşmayan birinin yanında uzun uzun sohbet etmekten rahatsızlık duyuyor. Cevabında gulaşı bitirmeme izin vermesi için yalvaran bakışlarla gülümsüyorum. İstediğiniz kadar konuşun, yeter ki beni rahat bırakın.

Coşkulu bir sohbet sürüyor aralarında, bir birilerinin sözünü kesiyorlar, masanın üzerinde onları bekleyen sıcak içeceklerine dokunmuyorlar bile. Hararetle tartışıyorlar, en azından bana öyle geliyor, el kol hareketleri yapıyorlar, aniden İştvan laf arasında mücerret bir şeyler söylüyor Akoş’a, işle ilgili değil söylediği- hafif kısılmış bir sesle, sanki istemsizce söylenen sözler bunlar, sonrasında ise sol avucuna öksürüyor, bunu olabildiğince sessiz (bu ne kadar mümkünse artık) yapmaya çalışıyor. Akoş yanıt vermeyi durduruyor, alnında iki paralel çizgi oluşuyor, bakışları gölgeleniyor, glintveynine doğru uzanıyor. Evet, sanırım glintveyndir o. Sandalye ne kadar da rahatsız. Oysa yemek- olağanüstüdür, diye düşünürken çalışma koltuğumun deri kılıfına yapışmakta olduğumu hissediyorum. O çok daha rahattır, fikrimce her zaman daha iyisini tercih etmek, iki gerçeklik arasında en rahatını, ilginç olanını, daha geniş his ve heyecan spektrumuna sahip olduğun yeri seçmek mantıklı bir karardır. Evet, buradaki koltuğum çok daha rahattır, fakat yine de ihtiyar Akoş’a neler nakletti, ne söyledi de onu ansızın içine kapattı, ellerini savurmasını durdurdu, delicesine merak ediyorum.

Vedalaşırken şair Akoş’a kendi yazdığı şiir kitabını hediye ediyor ve iki dakika sonrasında şehri kuşatmaya başlayan ayaz ve alacakaranlıkta belli oluyor ki, Akoş’ta aynısından bir tane artık var. Meğerse şairin eski hayranıdır, tam da bu yüzden ona hizmetlerini ücretsiz teklif etmeye karar vermiş, bunu saygı namına mı yoksa duyduğu hayranlıktan dolayı mı yapıyor, kendisi de pek belirleyemiyor. Nihayetinde, Akoş Dostoyevski tarzı bir detaycıdır. Velhasıl o hangi içgüdülerinden yola çıkarak bedelsiz iş görmeye yeltendiğini çözmeye çalışırken ben kitapçığı elime alıyorum ve ortasından bir yerden rastgele açıyorum. Her şey Macarcadır.

— Onu da sen al- diyor Akoş- iki aynı kitabı ne yapacağım?

— Ama ben buradan bir şey anlamıyorum.

— Öyleyse öğrenirsin, anlarsın. O kitabın doksan birinci sayfasında çok sevdiğim bir şiir var, onu her okuduğumda kalbim duracak gibi oluyor.

— Ne hakkında?

— Mezarlık.

— Aman tanrım.

— Ne var bunda? Çok da güzeldir, hayal bile edemeyeceğin kadar.

— Hayal etmek istediğimi kim söyledi?

— Bak sen yine de oku, anlamını bilmesen bile, oku ki nasıl seslendiğini duyasın. Sihir kelimelerin ta kendisinde, onların seslenişindedir- bana tüm bunlar bir tür büyü, bir ses şöleni gibi geliyor.

— Amma da abarttın!

Rüzgâr kum ve erguvani akçaağaç yapraklarını yüzümüze savuruyor. Her zamanki gibi mesafeli yürüyoruz, bir an hatta korkuyorum rüzgâr beni alıp götürecek diye. Gerçek bir tehlike karşısında kalmış olsaydım bile asla tutmazdım senin elini, sonuçta biz arkadaşız- son ana kadar bana ilanı aşk etmeye cesaret edemeyeceksin, zaten istemiyorum da- sen hayalimdeki erkeğe hiç benzemiyorsun, bunun için yeteri kadar cesur değilsin. O yüce gönüllülük yok sende, romantikliğin gereği olan duygusal taşkınlıklar sana yabancıdır. Ama bana iyi geliyorsun, yanımda böyle yürümen, ellerini cebine saklaman, boynunu seni boğacak kadar yay gibi doladığın yün atkının içine gömmen çok hoşuma gidiyor. Üşüyorsun, soğuktan büzüşmüş halde benimle yürüyorsun, biliyorum ki sen de benimle beraber dolaşmaktan hoşlanıyorsun. Bak, işte bu basit duygudur bize iyi gelen, huzur veren. Şu an herhangi bir itiraf aramızda doğmuş ahengi darmadağın edebilir, kaçınılmaz ret cevabıyla, nahif “arkadaşolarakkalalımlar”, “hiçböylebirşeyyaşanmamışgibidavranalımlar” ile sonuçlanabilir, cehennemin dibine yuvarlanabilirdi. Aramızdaki her neyse, onun huzurunu böyle bir telaşla kaçıramayız- o samimidir, hakikidir, bir ev gibi sıcaktır, içinde bir ihtirasa, drama ihtiyacı yoktur. Bir türlü cesaret edememen o kadar güzel ki, keza eminim ben: senin apayrı sebeplerin var.

Gariptir ama ben nedense o gün sana İştvan’ın seni bu kadar üzecek ne söylediğini sormadım. Hiçbir şey anlamıyormuş gibi davrandım, sizin html-muhabbetlerinize karışmak ilgimi çekmiyordu. Fakat şimdi, Buda’dan Peşt’e Magrit köprüsünden geçerken, sokak lambaları ile aydınlatılmış bu akşamda, birden o sahneyi hatırlıyorum, muhtemelen meraktan çok can sıkıntısındandır bu anımsama, soruyorum orada ne yaşandığını, sana ne söylediğini. Susuyorsun. Bu konudan bahsetmek istemiyorsun, aynı gün sana tam da buna benzer bir nedenden dolayı sormamaya karar vermiştim o soruyu, bunu bana anlatmanın senin için kolay olmayacağını görebiliyordum.

— Çaresiz bir hastalığa yakalanmış, — soğukkanlı, kayıtsız ses tonunu korumaya çalışarak cevap veriyorsun sen.

— Ne yapalım, olur böyle şeyler, onca insan ölüyor her gün, hepsi için yas tutamayız, değil mi?

  • neden böyle konuştuğumu anlayamıyorum. Ben aslında çok sıklıkla saçmalıyorum, sonra pişman oluyorum, ancak kendime verdiğim aşırı önemden dolayı özür dileyemiyorum.

Mühim değil. Lakin şu dakikadan itibaren onun hakkında ona hitap edermiş gibi konuşamam artık. Yeniden üçüncü tekil şahıs olarak anlatmam gerekecek, bu ise beni ondan, sinemaya giderken Margit üzerindeki yürüyüşümüzden daha çok uzaklaştırıyor, artık geçen seferki kadar soğuk değil hava, kış yavaş yavaş geri çekiliyor, güneşle yıkanmış şehir bulanık Tuna’da kayboluyor ve eldivenleri evde unutmaktan artık o kadar hayıflanmıyorum. Azerbaycanlı diplomat Tahir’in beni davet ettiği sinemaya gidiyoruz. O da bana ilgi gösteriyor, yine pek bariz olmayan davranışlarla- imalar, jestler, nidalar. Tam da rahat ettiğim gibi. O beni davet etti, ben ise Akoş’u yanıma aldım, biliyordum, Tahir hemen girişte bana hayır diyemeyecekti. Sıradan bir film değil bu- çok ses getirmiş “Ali ve Nino” nun gösterisidir ve başrolde oynamış İspanyol aktris Maria Valverde’nin konuşması olacak. Çok sempatik buluyorum kendisini. Ardından tüm onur konukları için bir akşam yemeği bekliyor bizi, o konukların arasında ben de varım, Tahir’e eşlik ediyorum, aslında tüm bu kültürel curcunayı benim için organize etmiş. Akoş’la olan diyaloğumuz yarım kalmış gibi konuşuyorum, halbuki gerçekte böyle değil. Diyalog ara verdi, fakat bitmedi. Aramızda bir…boşluk ya da sonsuzluk değil de önemsiz kısa bir çizgi oluştu. Tire. Çatılmış kaşları, üzerimdeki tepeden, göz ucu bakışları (kibir değil bu, sadece boyu benden uzun). Belirtmeliyim ki, o talihsiz gün, söylediğim şeyden hemen pişmanlık duymuştum, sonuçta kendisinden başka kimsenin tanımadığı o İştvan’ın yaratıcılığına nasıl vurgun olduğunu önceden gayet açık belli etmişti, ben ise durup dururken berbat yorumumla her şeyi mahvetmiştim.

Bu taraftan da Anna rahat vermiyor. Yine odaya giriyor, bu sefer kapıyı tıklatmadan, masamın kenarına bir sürü dosyayı özenle koyuyor ve son bir saatin gelişmelerini raporluyor. Dinlemeye çalışıyorum, fakat algılamakta zorlanıyorum, çünkü hala söylediğim sözler bana rahat vermiyor, gerçi o değil, rahat vermeyen şey Akoş’la arama yerleşmiş olan tire değil. Galiba Anna daha önce verdiğim talimatların onayını bekliyor benden. Başımı sallıyorum, o ise halinden memnun bir şekilde defterine notlar alıyor.

— Yalnız şu herif ikna olmuyor – Anna şikâyet ediyor iç çekerek – Gece yarısına kadar durup bekleyeceğini söylüyor. Bana bir rahatsızlık verdiği yok gerçi, oturuyor resepsiyonda kendi kendine, kimseyle bir işi yok, ama ona de diyeceğimi bilemiyorum.

Belli, herif Anna’yı sık boğaz etmiş, o yüzden onu içeri almamı artık kendisi de istiyor.

— Tamam, onu kabul edeceğimi söyle. Ama şu an değil, bir işin üzerine yoğunlaşmam gerekiyor.

Ve ben yine kendimle baş başa kalıyorum, işe koyuluyorum. Ne kadar çok şey birikmiş, ben ise ne olduğu belirsiz şeylere kafa yoruyorum, bir sürü makale onayımı bekliyor. En üstte duran dosyayı alıyorum, aralıyorum – işte bu, sezonun en moda yeşil tonları hakkında makale. Yeşil – yeni bir siyahtır, her sezon tekrar ediyor bu, gök kuşağının yeni bir rengi – hep aynı şekilde yeni siyah oluyor. Kendi işim olmasına rağmen karşılaştırmayı hakaretamiz buluyorum: hiçbir renk siyahla kıyaslanamaz. Ne güzel böyle, deri koltuğun sırtına yaslanarak bacak bacak üstüne atıp ilginç ve kaliteli metinleri incelemek. İşimi seviyorum ve ona ulaşmak için çok yol katettim. Elbette, hissettiklerime bakılırsa, şimdiki zaman, Akoş’un o şapşal ve yersiz gürültülü adımlarıyla yanı başımda, o kadar yakınımda yürüdüğü, havanın sırayla ya aşırı tatlı akasya ya sigara tütsüsü ya da geçtiğimiz yere bağlı olarak ara sıra ot koktuğu o kış-bahar gününün hışırtısının yanında sönük kalıyor. Şayet şimdiki gibi “Simpla Kert” kulübünün oralarda dönüp duruyorsak alkollü gençlerin kokusundan geçilmiyordur. Bağırarak konuşurlar, yanlarına yaklaşmanı görüyorsun, yüzüne öyle bir duman çarpıyor ki, katlanılır gibi değil. Şakalaşıyoruz, eften püften bahsediyoruz, birbirimize takılıyoruz, dışardan bakan olursa her şeyin yine eskisi gibi olduğu – onun beni bağışladığı yanılgısına kapılır, muziplik ediyor, sözlerini bangır bangır yükselen müzikten duyamıyorum. Yine duyabilmem için bana doğru eğiliyor, söylediklerini tekrar ediyor, ama bilmediğim bir sebepten kulağıma değil alnıma doğru yaklaşıyor ve dudaklarıyla sanki farkında olmadan, belli belirsiz dokunuyor. Esprisine gülümsüyorum, evet, sivri bir zekâ, ha-ha ha, o sırada kendimi azıcık geri çekiyorum, utanıyorum, çocuksu bir utanç bu, sanki on beş yaşındayım, kendi utangaçlığımdan mahcup oluyorum, becerebilseydim kızarırdım, o kadar. Bence o da aynı şeyi hissediyor, ama o yaşça daha büyük, o yüzden utangaçlığını daha iyi saklıyor. “Simpla” duman altı, soğuktur, mekânın büyük bir kısmı açık havadadır, küçük bir sundurma var üzerinde. İnsanları yararak ilerliyoruz, el eleyiz, ya da… daha doğrusu öyle olmasını ikimiz de dilerdik, fakat yine her zamanki gibi, sadık ve inatçı iki arkadaş olarak ayrı ayrı, yan yana gidiyoruz ve el ele tutmak istiyoruz. Bu ne kadar zor olabilir ki – elini mi tutmak istiyorsun, o da aynısını arzuluyor, tutuver işte, mukavemetle karşılaşacağını mı düşünüyorsun sahiden? Şimdi, buradan, sıradan ve mantıklı bir gerçeklikten böyle gözüküyor. Evet sanırım buradan çok kolay geliyor.

Orada, “Simpla”da her şey çok farklı, bar taburesinin yanında duruyorum, üzerimde paltom var, açık hava kulübü gibi aptalca bir modaya anlam vermekte güçlük çekiyorum. Viski ve Cola sipariş ediyorum ve bunu ne kadar çok arzulasam da elini tutmamın imkânsız olduğunu düşünüyorum. Burada, bu gerçekliğin kendine özgü kuralları var, ihlal edemeyiz onları, hepsinin canı cehenneme. Herhalde aynı şeyi hissediyorsun ki yalandan bir dakikalık iş adıyla uzaklaşıyorsun. Gidiyorsun. Ruh halini ele vermekten kaçıyorsun. Anlıyorum seni. Git, arkadaşım, yoldaşım, biraderim benim, git. O kadar utanıyorum ki, tanrım, daha fazla burada durup donmak istemiyorum. Anlaşılan siparişim barmenin aklından büsbütün çıkmış ve şimdi nerden çıktıkları belirsiz bir sürü kızın arasından sıyrılıp ona yaklaşmak akıl işi değil. Burada durmaktan huzursuzum, en iyisi şimdiye, yeşil renk hakkındaki makaleye döneyim, boşuna genel yayın yönetmeni olmadım, sezgilerim güçlüdür, donanımlı, başarılı materyali ilk bakışta anlarım. Okurlarımın ne öğrenmek istediğini iyi bilirim. Makaleyi dikkatle okuyorum: takılacak pek bir yanı yok, anlatımı yerinde, dengeli, konu yeterince açılmış, fotoğraflar metinle adeta kafiye teşkil ediyor. Ama yine de eksik bir şey var. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum fakat yayıncı sezgim beni nadiren yanıltır. Bir öyle bir böyle üstünden geçiyorum. Anlaşılması zordur ama bu makalede bir terslik var. Onu asistanımın adaletine teslim ediyorum, sabah erkenden çıksın bakalım işin içinden. Sağ üst köşesinden not ediyorum: “bir şeyler eksik” – dosyasına geri gömüyorum.

Şu yeşil makalede eksik olan şey neydi acaba? Burası çok sıkıcı hal aldı, en iyisi oraya, bar taburesinin yanına döneyim, Akoş’u bekleyeyim, madem bir dakikalığına ayrıldı. Bekleyiş de can sıkmaya başladı bile. Hala ortada yok, nerelere kayboldun, arkadaşım? Barmen beni yeniden fark etti, yaklaştı ve bir şey sipariş eder miyim diye sordu. Ha öyle mi, kahrolası herif? Ne mi sipariş edeceğim? Yeri gelmişken siparişimi bekleyeli yirmi dakika oldu, sen ise şu bir grup kaçık kızın önünde hava atıyorsun. Benim lanet viskimle kolamın çoktan bile önümde yarılanmış duruyor olması gerekirdi, geri zekalının teki!

— Sakin, sakin!- bozuk bir Rusçayla omuzuma hafifçe dokunarak kulağıma fısıldıyor birisi. “Simpla”da fısıldamak kimin aklına gelebilir?

Dönüyorum ve hayal kırıklığı karışık şaşkınlığımı saklamaya çaba göstermeden başımla selamlıyorum İştvan Kovaç’ı. Nereden çıktı bu adam? Rusça konuştuğunu hiç bilmiyordum, oldukça kötü ve dayanılmaz bir aksanla, ama gayet anlaşılır bir telaffuzu var.

Derken sipariş verme şansım yine kaçıyor. Barmen fırsattan istifade ortadan kayboluyor ve benim içki hayalim tekrar yokluğa karışıyor. Ah, azıcık genç olsaydın, şu an elimden çekeceğin vardı İştvan, ne var ki ihtiyarsın işte, yapacak bir şey yok. Yanımdaki bar tezgahına dirsekleniyor ve alüminyum kutudaki birayı kafasına dikiyor, ardından soruyor neden içki içmiyorum diye, barmenle az kalsın patlak verecek rezaletin sebebini anlayamamış belli ki, aman neyse artık, ne bekliyorum ki ondan?

— Biliyorsun herhalde, şairim ben — diye beyan ediyor, kafayı bulmuş. — Uzun süredir yazıyorum, iyi yazdığımı da bilirim yalnız, bu işin ehli olanlardan az övgü almadım.

Sözde yazarın sıkıcı monoloğu zihnimde şöyle bir çakıyor, nezaketen içimden anlayışlı tebessüm sıkıp çıkarmayı başarıyorum. Akoş hala ortalarda yok, fakat sol tarafta, insan saçlarının oluşturduğu çalılıklarla ceketlerin ve kabanların yığını arasından gözüme tanıdık bir şeyler takılıyor. Tahir mi bu? Bu batakhanede ne işi var onun? Yanıldım mı acaba? Olmaz öyle şey.

— Yaşım da az değil ha, sana bir sır vereyim hatta, çok fazla ömrüm kalmadı benim. İstediğim tek şey birinin kitabımı yayımlamasıdır. Anlıyor musun? Bak herhangi bir yayın evi olabilir, herhangi bir editör bile olur. Kendisi seçsin kitabımı ve desin: işte bu kitabı basarım ben, hem de büyük tirajla, hak ediyor! Bu bir prensip meselesidir, anlıyor musun? Aynen öyle, nefret ederim yeraltı edebiyatından. Yok öyle amatörlük falan. Adil mi sence- kendi hesabıma yayımlanmış bir tek kitabım var, onu da sonunda dosta kardeşe bedava dağıtmak durumundayım. Doğrusu, çok onur kırıcı bir şey bu!

Bira yudumları arasındaki boşluklardan yararlanıp buna benzer bir şeyler mırıldanıyor, iki büklüm ve zavallı bir haldedir. Ona gerçekten acıyorum, lakin Akoş’u beklemek ve gelmeyeceği ihtimalinden duyduğum endişe beni perişan ediyor, İştvan’ın felsefi sorunlarına odaklanamıyorum ve sürekli Tahir’i gördüğümü zannettiğim tarafa göz atıyorum. Çok geçmez, Akoş şimdi gelir, onun karşısında İştvan’dan dolayı övünürüm, bir ganimet misali kendisine sunarım, ardından da bir içki bulurum artık.

— …Yaşamımın anlamı oldu bu, kalan her şey anlamsız, sıradan, beni hiçbir zaman ilgilendirmedi. Hatta kafe bile kendimi kanıtlama çabası değil mi, fakat misafir sayısı ve getirdiği gelire bakınca kendimi aldattığımın farkına varıyorum. Şiirler dışında hiçbir şeyden doyum yaşayamadım, nesir dışında hiçbir şeye bu kadar karşılıksız feda etmedim kendimi. Söyle bakalım, hala yayımlamaya değer bir şey olmadığını mı düşünüyorsun? Yayın evlerini dolaşıp duruyorum, çoğu ne yazdığıma bile bakmadan beni geri çeviriyor.

Yok, galiba o Tahir’dir, orada ne halt ettiğini öğrenmem lazım. Toplamış etrafında aptal kızları, ölümsüzlüğü ve benzeri ruhta palavralarla oyalıyordur onları. Fakat günah çıkaran bir şairi bırakıp gitmek de ayıp olur, bitmiş bir cümlesinin sonunda, es verdiği bir anı hemen yakalamam ve bundan yararlanıp bir dakikalık müsaade istemem lazım, Akoş’unki kadar sonsuz bir dakika.

Ve yine şu makale, boğazıma yumru oldu, huzursuzum. Belki de makalenin bir suçu olmadığındandır, şu an bile ihtişamlı odamda otururken Akoş’la aramda açılmış yarıktan kurtulamıyorum, o köprüde o iğrenç sözleri söylediğimden beri, içim öyle bir kemiriliyor ki, tüm diğer sorunlar zorlama ve ehemmiyetsiz görünüyor. Üstüne bir de resepsiyondaki gizemli misafir geldi. Bu herhalde İştvan’dır. Kesin İştvan’dır. Kovaç olan. Geçici bir sezgi sadece. Yine de huzursuzum, ürperiyorum, kalın bir battaniyeye sarılma isteği uyanıyor içimde, fakat odam henüz o kadar donanımlı değil.

Sinema salonuna varıyoruz böylece. Tahir girişte bana hayır demeyi göze alamıyor, “bu benim eski arkadaşımdır” diye tanıtıyorum Akoş’u ve Tahir’in bize zerre kadar inanmadığını hemen anlıyorum, ona rağmen hevessizce, tek kelime etmeden “eski arkadaşım”ın elini sıkıyor. Yardımcısına son talimatlarını veriyor ve baş hareketiyle bize kendisini takip etme işareti veriyor. Ve ben takip ediyorum. Onunla arkada sürünen Akoş’un arasında yürüyorum, zira hiç birisini üzmek istemiyorum. Bu rahatsız edici durumu ne diye yarattım ki? Hepsi aşırı özgüvenimdendir, istenilen vaziyetten hep çıkış yolu bulacağımı, mutlaka bir çözüm üreteceğimi, durumu idare edebileceğimi düşünürüm.

Seyirciler artık oturmuş, ışıklar kapatılmış, ekranda anons ve reklamlar başlıyor. Siyah t-shirt giymiş görevli kız bizden bilet talep etmeye çalışıyor, lakin Tahir kararlı el hareketiyle onu uzaklaştırıyor, sonuçta organizatör kendisi, kim oluyor ki o kız, bizim için tam merkez sayılabilecek yerde birkaç boş koltuk buluyor. İkisinin arasında oturuyorum. Tahir’le Akoş’un. İlki dik durmaya çalışıyor, ekrana dikkatle bakıyor ve her haliyle Akoş’un bu salondaki ve benim hayatımdaki varlığına tamamen kayıtsız olduğunu göstermeye çalışıyor. Diğerinin elleri titriyor, nihayetinde o bir diplomat değil, daha sade bir insandır, his ve heyecanlarını saklama sanatını hatmetmemiştir. O da pür dikkat karşısına, ekrana bakmaktadır. Ara sıra ortamı yumuşatmaya çalışıyorum ve kâh birine kâh diğerine kâh da erkek türünün tamamına sorular soruyorum, ancak yanıtlar ya çok kısa ya da hiç yok. Hepimiz o kadar gerilmişiz ki, ekranda oynayanın “Ali ve Nino” değil Macarca altyazılı bir opera olduğunu çok sonradan anlıyoruz.

— Bu anonstur herhalde – diye izah ediyor Tahir, kendisi de inanamıyor söylediklerine- hiç iyi olmadı yalnız, davetlilerin ekseriyeti yabancı sonuçta.

— Anonsa pek benzemiyor, — diye cevap veriyor Akoş. İçten içe seviniyor. Bana dönüp – Operayı severim- diyor.

— Ben de severim, bu ki Bizet’tir – diye havayı değiştirmeye çalışıyorum.

— Evet, ezbere bilirim – diyor Akoş.

— Hadi canım! — sahici bir hayretle soruyorum.

— Ne çok uzadı bu gereksiz anons? — Tahir çıldırmak üzere.

— Bu bir reklam değil. — Akoş çok mutlu. Elleri bile artık titremiyor. – Bak, bir sonraki arya en sevdiğimdir. İzle.

— Lanet olsun, salonu karıştırmışız. Hadi gidiyoruz – diyor Tahir ve ayağa kalkıyor.

— Bekle, senin bu aryayı duymanı istiyorum –diyor Akoş.

— Geç kalıyoruz. Yönetmenler ve oyuncular orada, gidelim – Tahir elimden tutmak için eğiliyor.

— Beş dakika sonra gitsek olur mu? Burada bir arya var da.

— Evet, onu duyman benim için çok önemli, bu benim en çok sevdiğim aryadır…

— Hay aksi, film başlamak üzere, gidelim lütfen, rica ediyorum – Tahir’in gözlerinde tehditten çok yalvarış seziyorum. Ona üzülüyorum, kendim de oyuncularla tanışmayı çok istiyorum, fakat Akoş’un bakışları dayak yemiş köpeğinkileri andırıyor, sanki ayazda aç karına dışarı atmışlar, o ise kuyruğunu kısmış basamaklarda oturuyor ve kapalı kapıya doğru uluyor, kimsenin açmayacağını bilse de kendini inlemekten yine alıkoyamıyor.

Kalkıp Tahir’le gitsem mi, yoksa Akoş’la mı kalsam? Geniş odamın akşam karanlığında temiz beyaz duvarlarına yüksek sesle soruyorum. Sanki cevabı, sonu, neticesi, çıkarımları bana malum değilmiş gibi. Tüm bunlar bir dakikayı aşmayan süre boyunca devam ediyor, fakat bu sıradan bir dakika, alışkın olduğum altmış saniye değil. Akoş’a bakıyorum ve anlıyorum ki, eğer kalırsam şairin hastalığıyla ilgili ahmakça yaptığım o yorumu affedecek, bana İştvan’la o zaman kafedeki sohbetini daha ayrıntılı anlatacak. Kim bilir, belki de doksan birinci sayfadaki o çok sevdiği şiiri bile benim için çevirecek. Çok büyük ihtimalle elimden bile tutacak. Ve bu, tüm gidişatta en çok kaçındığım şeydir. Bana yalvararak bakıyor, göz bebeklerinde monoton yürüyüşlerimizi renklendiren donmuş Tuna ve ayazlı rüzgâr var. Bakışları konuşuyor, hatta haykırıyor: “Benimle kal, yalvarıyorum sana, yoksa yaşayamam”. Gözlerimi Tahir’e çeviriyorum: ilk bakışta mağrur duruyor, sırtı dimdik, siyah şık paltosu kolundan asılı, ölçülü bir sesle tekrarlıyor: “Gidelim”. Gitmezsem merak ettiğim şahsiyetlerle tanışmak fırsatını kaçırmak bir yana kalsın, onun güzel ilgisinin devamından da umudumu kesebilirim. Herhalde dürüstlükten çok uzak bir davranış olmalı benimkisi- birlikte olmak gibi bir niyetimin olmadığı insanların ilgisini arzulamak. Akoş’un sessiz yakarışı, içten bakışları hep bir az utangaçtır, toyluğunu saklamaya, daha kayıtsız görünmeye çalışır, ben görüyorum ama, benim orada kalmamın onun için ne kadar önemli olduğunu görebiliyorum, adeta bir ölüm kalım meselesidir.

Anna’nın telefonu kendi aptallığım yüzünden ikinci kez düştüğüm tuhaf durumdan çekip çıkarıyor beni.

— İsterseniz ona yarın sabah kendisini kabul edebileceğinizi söyleyeyim? Onun yüzünden çalışamıyorum.

Hay aksi! İştvan’ı unuttum, oturup bekliyor. Ona ne diyeceğim ki? Sahiden özür dileyeceğimi mi bekliyor benden? Yok, o huzursuz akşam için kendimi savunmaya kalkışırsam, iş daha da sarpa sarar. Elbette ki olay yıllar önce Budapeşte’de, kışın ortasında yaşanmıştı. Orada son kışım olacağı gibi geliyordu, fakat sonradan belli olduğu üzere değilmiş. Şu an Nisan ayındayız, pencereden sevgili Bakü ışıldıyor. Öncelikle İştvan şehri ne kadar tanımış olsa da beni burada asla bulamazdı. İkincisi bu adam ölümcül hasta değil miydi, üstünden az zaman da geçmedi. Ancak tüm bunlar bir şeyleri telafi etmenin mümkün olmadığı gerçekliğe uygulanabilir sadece. Kaderime kaygılı, uykusuz gecelerin ve vicdan azabının düştüğü gerçeklik. Bugün ise tüm bunlara son koyulacak, bunu seziyorum. Biliyorum. Bugün İştvan tüm badireleri ve sağduyuyu atlatarak Bakü’ye inmiş, benim ofisimi bulmuş ve şimdi orada, girişte oturup, benim hatalarımı düzeltmem için cesaret toplamamı bekliyor. Her şey birbirine karışıyor, iç içe giriyor. Neyin daha gerçek olduğundan emin olamıyorum artık: ofis ile Anna mı, yoksa “Simpla”’da ve film gösterisinde olduğumuz umutsuz, anlamsız geceler mi?

— Tamam, yarına randevu ver. Sabah saat on boş mu?

— Değil. Görüşmeniz var. On bir buçuk olur.

— Tamam öyleyse.

Arkadan Tahir’e sessizce yaklaşıyorum, önce yanındaki kızın kim olduğunu tespit etmeye çalışıyorum. Tahir’in karşısında kozmopolitan kokteyli duruyor, yanındaki sandalyede bebek yüzlü esmer bir güzelce oturuyor, yapay şekilde şişirtilmiş dudakları var, üzerine dar kot pantolon ve siyah dantel top giymiş bu berbat havada. Kulağına benim karnımın artık tok olduğu neleri anlatıyor, kim bilir, yüzünde yapmacık gülümseme beliriyor kızın, gerçi onun anlattığı zırvalıkları duymaktan hoşlandığı çok belli. İç bulandırıcı bir renkte kokteyli arada döküyor midesine ve çekingen bir tavırla göz kırpıyor. Tanrım, tüm bunlar neden hep bu kadar sıkıcı, oysa şu yazılımcı Akoş’la ilgili olan her şey çok daha farklı- diye geçiriyorum aklımdan. Diğer taraftan, eldivenlerimi evde unuttuğum zamanlarda o hiç kendininkileri teklif etmedi bana, Tahir ise arabanın kapısını bile açıyor benim için, hep önden buyuruyor. Argümanlarımın ahmakça göründüğünün farkındayım, ama öte taraftan da ilişkiler, destanlar, aşk şu tarz detaylardan, inci tanelerinden oluşmaz mı zaten? Eldivenlerin ne ilgisi var? Tuhaf, görünürde bir damla alkol aldığım yok, ama kafamın içinde ve göğüs kafesimde alakasız şeyler birbirine dolanmaya başlıyor: Akoş bir dakikalığına ayrıldı, ancak en az yarım saattir ortalarda yok, neden aramıyor, gerçekten de burayı terk etmeye karar verdiyse neden yazmıyor ve neden bu salak kızın dudağı bu kadar doğallıktan uzak bir şekilde şişirilmiş? Çirkin göründüğünün farkında değil mi? Tahir şu bayağı muhabbetine ve gösterişsiz flörtüne öyle bir kaptırmış ki kendini, arkasında durduğumu fark etmiyor. Kozmopolitanına elini uzatmaya salise kala çekip alıyorum önünden. Dönüyor ve burada ne işin var, hayrola yine her şeyi alt üst ediyorsun dercesine şaşkınlıkla gülümsüyor

— Bu benim kocam – tamamen kayıtsız bir sesle diyorum şişkin dudaklıya – Bak yine kızların kafasını karıştırıyor. Niye böyle yapıyorsun, bebeğim?

Tahir telaşlanmaya başlıyor, cebinden sigara çıkarıyor. Neden benden kurtulup, inadına bu esmer kızcağızla ciddi tanışmıyor, anlamıyorum. Nedense benim kurallarıma göre oynuyor ve karşı çıkmaya cüret etmiyor. Sinemadaki o geceden sonra konuşmuştuk: bana aşk ilan etmişti, dövünmüş, şaşırmış, arkadaş kalmayı teklif etmiştim. Çok sıkıcı. Ardından ilişkinin Mayakovski’nin “Liliçka” adlandırılan sonraki evresine geçilmişti. Yani ne kendime ne başkasına yarıyordum.

Bir tek gözleriyle bana susmam ve gitmem için yalvarıyor, fakat sadece gözler hep yetersiz olmuştur benim için. Esmer kız kâh bana, kâh Tahir’e bakıyor, inkâr etmesini bekliyor, sanki karısı olsam bile beni kovmasını istiyor ondan.

— Hadi! Söyle ona- böğründen itiyorum Tahir’i. Gerilmeye devam ediyor, titreyen ellerini saklamıyor artık. Sigarayı dudaklarının arasına sokuyor, sonra geri çıkarıyor.

İkisi de gergin, bu beni eğlendirmeye başlıyor, durum üzerinde sarhoş edici ve sadece kadınların anlayabileceği cinsten bir hakimiyet elde ettiğimi hissedebiliyorum. Kozmopolitanın kalanını Tahir’in tam önündeki bar tezgahına püskürtüyorum, bir kısmı onun pantolonuna denk geliyor. Gafletten geri sıçrıyor ve galiba bana küfrediyor. Fısıltıyla, kendi kendine yapıyor bunu, o yüzden ne dediğini anlamam imkânsız. Akoş bar tezgahının sol köşesinde beliriyor, afallamış üçümüzü izliyor. Susuyor. Yerinden kıpırdamıyor. Şişik dudaklı kız sakarlığımdan payına sıvı düşmüş çantasını alıyor, Tahir’e hak ettiği “budala” kelimesini yapıştırıyor ve defolup gidiyor. Akoş’un bize yaklaşmasını, elimden tutup çekmesini ve uzak bir yerlere götürmesini isterdim. Beni iyice sarsmasını, gözlerimin içine bakmasını, ahmaklığımı yüzüme vurmasını, şu zavallı Tahir’i rahat bırakmamı, çünkü artık hayatımda kendisinin var olduğunu söylemesini isterdim. Çok isterdim bunu. Çok istiyorum. Ancak bu Akoş’tur, sessiz ve sakin biridir o. Dengelidir. Belirsizdir. Kolumdan tutan o değil. Tahir’dir. İşten bu yüzden de Tahir’le beraber çıkıyorum oradan. Çünkü özgüvenden yoksunsun seni aptal, ben kızım ve özgüvensiz olmaya senden daha çok hakkım var, dünyamız bunun üzerine kurulu, yapacak bir şey yok, bununla barışmak ve bir şeyler yapmak zorundasın. Bar tezgahının orada dikilip ne kadar fesat olduğumu, buraya seninle birlikte gelip aynı zamanda Tahir’i de davet ettiğimi düşünüp durma (kesin onu buraya çağıranın ben olduğumu düşünüyorsundur, çünkü böyle bir tesadüfün ihtimali yok denecek kadar düşüktür, özellikle de saygın bir diplomatın böyle tekinsiz yerlerde takılmayacağını dikkate alırsak). Tahir dirseğimden tutuyor ve beni çıkışa doğru çekiştiriyor. Karşı koyabilirdim, sıyrılabilirdim, Akoş’un yanına gidip her şeyi olduğu gibi anlatabilirdim. Onun yanında kalmayı tercih ettiğimi itiraf edebilirdim. Fakat yorgunluk üstün geliyor, üstelik sadece fiziksel yorgunluk değildir bu, gece saat bir oldu, kolay bir gün geçirmedim, güçlü olmaktan da usandım. Birisi kolumdan çekip beni çıkışa sürüklesin ve nereye, ne için gideceğime karar versin istiyorum. Sıradan bir kadın zafiyeti işte ve bazı emarelere bakılırsa buna her hâlükârda hakkım var gibi duruyor.

— Bekle — diyorum Tahir’e —şimdi geliyorum.

— Gidemezsin. Neden o zaman mahvettin her şeyi?

— Bir dakikaya geliyorum. Söz veriyorum.

Ondan kurtuluyorum ve kalın giysili, içkili, uykulu insanları yararak Akoş’a doğru yöneliyorum. Filmlerde karakterler için hayati olan saçma sapan duygusal olayların yaşandığı, ağır romantik müziğin eşlik ettiği ve imalı, yavaşlatılmış sahneleri andırıyor tüm bunlar. Bar tezgahının orada çivilenmiş gibi duruyor, kıpırdayamayacak haldedir, bir şeyler yapmaya hazırlanıyormuş gibi davranmaya, öyle görünmeye çalışmaya bile takati yok. Yanına varmamı, sürekli buz gibi soğuk olan ellerimi boynuna dolamamı, bir kelime etmeden başımı omuzuna koymamı ve böylece her şeyin yoluna girmesini bekliyor. Tüm bunları teoride hayata geçirmek çok zor değil gibi geliyor, ona yaklaşmam ve bu adımı atmam için fazla edebiyat yapmaya, kalem oynatmaya gerek yok. Ama sen de biliyorsun ki, saf dostum, gerçekte her şey tamamen farklıdır. İçinden çıkılamayan yapışkan rüyalardan bile daha kötüdür. Bir şeylere dokunmak istiyorsun, sıradan ve çok tanıdık bir şeye, elini uzatıyorsun- ve anlıyorsun ki ne kadar çabalasan da bu mümkün değil. Nafile. Dibine kadar yaklaşıyorum ve diyorum:

— Ben gideyim artık, kusura bakma.

— Ha, tabi, — yanıtlıyorsun seni budala.

Bir az bekliyorum: aklın başına gelir mi acaba? Gitmek üzereyim. Dönüp:

— Yeri gelmişken, dostun burada- diyorum.

— Hangi dostum?

— Şair olan

— İştvan mı?

— Evet. Sarhoş sanırım, beni grafoman kaderinin ayrıntılarına vakfetti epey.

— О grafoman değil.

Küt eylemsizliğinin intikamını almak için iğneleyici bir şeyler söylemek istiyorum ona. Yakmak, yaralamak, ne ile yaparsam yapayım, önemli değil, yine içimdeki yangını söndürmeyecek.

— Biliyorsun, genç biri değil, yazmaya başlayalı çok olmuş. Değerli bir şeyler ortaya çıkarmış olsaydı onu çoktan fark ederlerdi.

— Git buradan.

— Ama sahiden öyle. Hakikatin gözlerine dik bak, ne yazdığından haberim yok ama, kendisi az önce anlatıyordu, göndermediği yayın evi kalmamış, her kes reddetmiş. Yeteneksizliği başka nasıl kanıtlanabilir ki?

— Sadece gitmeni istiyorum, anlıyor musun?

— Nedir ona bu kadar sahip çıkmanın nedeni? Dünyan resmen onun etrafında dönüyor.

— Dünyam ne yapıyor?.. — anlamıyor Akoş.

— Dünya diyorum… dünya ile senin İştvan’ın arasında kesin bir anlaşmazlık var.

— Haa, öyle mi? O dâhidir, dünyanın ise umurunda değil, ha ha. — Dünya ile İştvan arasında senin gibiler var.- Terslemeye çalışıyor beni, o kadar ki ellerini yumruk yapıyor gibi geldi bir an.

Şu vasat şair uğruna beni öldürmeye bile hazırsın. Aslında değil, sen beni öldürmek istiyorsun çünkü ben Tahir’le gidiyorum. Gidiyorum, bebeğim, gidiyorum, çünkü sen bir işe yaramıyorsun.

— İstersen kalkıp gidelim şu dâhiyi görmeye, hemen şimdi, ister misin? - hakaretlerini duymazdan geliyorum, onu daha derinden yaralamak istiyorum.

— Sarhoşsun sen.

Birisi yine kolumdan tutuyor, kabaca ve aniden. Tahir’dir bu. “Yine mi şu yazılımcı?” - “Söyledim sana, bir dakika bekle...”- “Yok sen bir anlat bakalım, neden buradasın ve ne diye bu adamla konuşuyorsun? Pek sıradan bir tanıdık değil mi yoksa?” - “Arkadaşımdır demiştim sana, buraya onunla beraber geldim ben, bir şey konuşmam gerekiyordu”- “Öyle mi, ne imiş o konuşmanız gereken şey?” - “Şair hakkındadır”.

Akoş sinirle sırtını dönüyor, su sipariş ediyor, hiçbir koşulda alkol tüketmez o, birçok konuda sarsılmaz ilkelerinin olduğundan bahsetmiştim daha önce. Alkol sağlığına ve bazı gizemli değerlerine zarar veriyor, diline bile değdirmiyor. Asla. Akoş’a yaklaşıyorum, belli olmayan nedenlerden hala bükülmüş omuzlarında asılı duran kabanının koluna yapışıyorum ve ciddi mukavemet göstermesine rağmen peşimden sürüklüyorum onu. Tek damla bile içmediğimi hatırlıyorum, fakat sanki yüz bardak viskiyi mideme boşaltmışım gibi davranıyorum. Belki de doğru hatırlamıyorum. Olayları çoğunlukla doğru hatırlayamadığım hikayemden çoktan anlaşılmış olmalıydı. Tahir beni durdurmaya çalışıyor, fakat başarısız oluyor, bir türlü içemediğim viski-kola bana normalde sahip olmadığım olağanüstü bir cesaret, güç kuvvet veriyor. Esas olan, onlar içkili olduğumu sansınlar. Sarhoş güzel kızlara her şey mubahtır. İştvan’ın silikleşmiş bir halde oturduğu yere kadar bir şekilde ulaşıyoruz. Tezgâha yaslanmış oturuyor, başı kollarının üzerinde. Sızmasına ramak kalmış.

— Al, seyret dahi arkadaşını.

İştvan beni duyar duymaz başını kaldırıyor ve tatlılıkla gülümsüyor.

— Ha, sen misin? Artık gelmeyeceğinden korkmaya başlamıştım.

— Bense korkarım ki geldi- diyor Akoş, bunu özellikle Rusça söylüyor, çünkü bana yönelmiş bir uyarıdır.

Ben ise korkarım ki Tahir geldi ve her şeyi berbat etti diye düşünüyorum ama sesli bir yanıt veremiyorum. Galiba durum üzerindeki kontrolümü kaybediyorum, şimdi artık basit, sarhoş salağın teki gibi görünüyorum.

— Bak ciddi söylüyorum, sende ruh ikizimi görüyorum- şair sarhoş zırvalıklarına devam ediyor.

— Görüyor musun? - küstahça sırıtıyorum Akoş’a- sen de diyorsun ki dünya ile İştvan arasında ben varım.

— Ne? — İştvan anlamıyor, yanıt da alamıyor. Aslında meselemiz de o değil zaten.

— Bu kim? — burun kıvırıyor sorarken Tahir. İştvan bu haliyle gerçekten de ayyaş bir evsize benziyor, Tahir’in şaşkınlığı gayet anlaşılırdır.

— Аh bu mu? Akoş’un sevimli şairidir. — diyorum ve şu yazılımcıyı incitmek için Tahir’in kazağına tutunuyorum. – Asrımızın yeteneği, bu dillere destan ismi nasıl duymamış olabilirsin: karşınızda duran İştvan Kovaç’ın ta kendisidir.

— Hiç duymadım, — şüpheli ve umarsız bir tavırla yanıtlıyor Tahir.

Tüm bunlar Akoş’u çileden çıkarıyordur, şakası yok, ancak her zaman yaptığı gibi tüm hal ve hareketiyle umursamazlık ve kayıtsızlık sergilemeye çalışıyor. Ondan hala ne istiyorum, anlamıyorum. Hayır, ona aşık değilim, daha önce de söylemiştim: aramızdaki şey biraz farklı bir boyuttandır. Hani onun sana âşık olduğunu bilirsin. O da senin bunu bildiğini ve sonuna kadar bilmiyormuş gibi davranacağını bilir. Lakin tüm bu şifreli, kodlanmış bilgilerden dolayı birlikte olmaktan memnunsunuz. Hani iki magneti birbirine yaklaştırırsın: birleşemezler, aralarındaki o sürtünme, iç-içe geçme isteği, bir bütün olmak çabası ve bunu yapabilmenin imkansızlığı. Bunun adına ne denir? Her şeye rağmen onun bu ağır kanlılığı beni delirtiyor, artık benim için bir şeyler yapması lazım. O ise her şey yolundaymış numarası yapmaya devam ediyor.

Bahtsız şaire çok acıyor ve onu savunmaya kalkışıyor.

— Sus artık, onun şiirlerini anlayacak yürek yok sende.

— Аh, öyle mi? Tahir, sen Macar’ca anlıyordun, değil mi?

— Evet, niye ki?

Şaire doğru dönüyorum:

— Bakar mısınız? Akoş’a hediye ettiğiniz şu şiir kitabınızda, doksan birinci sayfada bir şiir varmış. Nasıl bir şey olduğunu hatırlıyor musunuz?

Düşünceli olduğu görüntüsü vermeye çalışarak gözlerini deviriyor, mahcupça omuz silkiyor ardından. Akoş yarı fısıltıyla Macarca şiirin adını söylüyor.

— Аh! Tabii ki! Okumak mı istiyorsunuz? – olan bitenden habersiz soruyor İştvan. İyi ki de sarhoş olmuş ve bizim onunla arsızca dalga geçtiğimizi akıl edemiyor.

— Elbette! — alay eder gibi ellerimi havaya kaldırıyorum.

Akoş yapabilseydi, suratıma tokat atardı. Ama yapamıyor. İçten bir nefretle bana bakıyor ve becerebilseydi suratıma bir tokat yememin fena olmayacağını düşünüyor.

İştvan cebinden çatlak ekranlı kocaman bir akıllı telefon çıkarıyor, içinde sosyal medyada yayınladığı şiirlerini arıyor. Sevinçle bana telefonu uzatıyor, Macarca bilmediğimi unutmuş, alkolün etkisinden olmalı. Telefonu Tahir’e, “bak bakalım, nasılmış” der gibi devrediyorum, tavrımla nasıl bir yanıt duymak istediğimi de başından işaret ediyorum böylece. Tahir hızlıca üzerinden geçiyor şiirin ve omuz silkerek telefonu İştvan’a geri veriyor.

— Benlik değil. Zayıf kalıyor.

Tahir’in korkunç bir sinik olduğunu söylemiş miydim?

İştvan yüksek sandalyede sallanıyor. İniyor. Telefonu alıyor, ekranında dalgın bakışlarla göz gezdiriyor, gözlerini Akoş’a doğru kaldırıyor ve onun korumasına sığındığını belli ediyor.

— Şiirden bir şey anladığı yok onun – diyor Akoş.

— Kendisi medeniyet meseleleri üzre ataşe oluyor -asabi bir kahkaha atıyorum bunu söylerken.

— Evet, vasat bir şiir. Şiir bile denemez. Gidelim buradan.

İştvan düşüyor. Şu an abartmıyorum. Gerçekten düşüyor. Muhtemelen sarhoş olmasından kaynaklı, gözleri iyice dumanlanmış. Akoş ona doğru atıyor kendini, biz ise Tahir’le şaşkınlık için bakışıyoruz.

— Defol buradan, — garibanı kaldırmaya çalışırken dişlerinin arasından tıslıyor Akoş.

Etrafa toplanmış insanlar ona yardım etmeye çalışıyorlar, bu arada ise ben ve Tahir kâh bu talihsiz yazara kâh da birbirimize bakıyoruz.

— Gidelim, sarhoş bu — deyip konuyu kapatıyor Tahir ve biz çıkışa doğru dönüyoruz yüzümüzü.

Giderken şişkin dudaklı esmeri fark ediyorum birden. Az aralıda gizleyemediği bir hasetle olanları seyrediyor, küçümseyici bakışlarıyla beni tartıyor.

— Adı ne idi? — alakasız olduğunu bildiğim halde soruyorum Tahir’e.

— Кimin?

— Seninkinin işte, şişkin dudaklının, şu barın orada duran.

— Anna.

İşte bu kadar, bir çalışma günümüz daha sona eriyor. Anna bir an önce topuklularını babetlerle değiştirmeye ve şu havasız ofisten kurtulmaya can atıyor. Silikonlu dudakları olduğunu hiç fark etmemişim. Bu nasıl bitmez tükenmez yorgunluktur üzerimdeki, utanıyorum kendimden. Yine de viski günahkâr, onsuz bir insanı asla böyle ağır aşağılamazdım, ancak artık çok geç. Ne kadar af dilersem de işe yaramayacak, her beraat kazanma çabası beni daha derin kuyuya itecek. İyi ki İştvan’la randevuyu yarına aldık, şu an bu görüşmeye hazır hissetmiyorum kendimi. Yarın yüzüne bakmaya nasıl cesaret bulacağım peki? Odamdan çıkıyorum, Anna’nın yanından geçiyorum. Ne kadar garip, bu yıllar içinde acayip değişim geçirmiş. Son talimatlarımı veriyorum hızlı bir şekilde, biçare, burada daha bir saat didinmesi gerekecek – ardından ekliyorum:

— Biliyor musun, aslında o gece Tahir senden hoşlanmıştı.

Anna kaşlarının altından bakıyor bana, siyah bir bukle düşerek yüzünün yarısını kapatıyor, parmaklarıyla kulağının arkasına itiyor onu.

— Kocanız yani?

— Evet.

Galiba utandı kızcağız. İçinde bana ne cevap vereceğini tartarken terk ediyorum ofisi. Gerçekten onu hiçbir zaman hatırlamayacağımı mı düşünmüş acaba? Binayı arkamda bırakıyorum, eve doğru yol alıyorum.

Sahil boyu kordondan salıyorum güzergahımı. Hayatımın o döneminde tam da bugün dolaşıyor olmam boşuna değildi, bugün şimdiki ve geçmiş zaman olaylarının birbirine bu kadar sıkı örülmesi tesadüfi olamaz, hepsi eninde sonunda bir neticeye varmalı. Denizin petrol atıklarıyla yağlanmış yüzeyinin yaydığı zaman kokusunu alır almaz anlıyorum ki her şey şimdi, bir an içinde olacağına varacak. Tam olarak ne yaşanacağını bilmiyorum fakat tüm varlığımla kendimi finale hazırlıyorum. Bugün nisan ayının ılık bir ilkbahar günüdür, yanımdan geçenler rüzgarlıklarını giymiş, yüzlerinde ilk aşk tebessümleriyle dolaşıyorlar, ben ise ürpererek ince pardösüme bürünüyorum ve parmaklarımın bir kış günündeki gibi titrediğini hissediyorum.

Eldivene ihtiyacım var, deri, sıcak astarlı bir eldivene, galiba parmak uçlarım morarmış. Yolda giderken ellerimi nefesimle ısıtmaya çalışıyorum, başarılı olamıyorum. Hazar denizinin sahili boyu yürürken onun Tuna’dan ne kadar farklı olduğunu, ama aynı zamanda şu an köpürmesi, kirliliği ve tıka basa turistlerle dolu gemileriyle tam da Tuna’nın aynısı olduğunu düşünüyorum. Yürüyorum, aniden başlayan şiddetli rüzgâr saçlarımı ayıklıyor, hal hazırda yaşadıklarımla yitip gitmiş, bitmiş ve parçam olmayı durdurmuş olanlar arasındaki farkı algılamaktan vazgeçiyorum. Görünüşte öyle. O tuhaf geceden sonra görüşmeye devam ettik. Sarhoşluğumu bahane ettim, yarım ağızla özür diledim. Akoş yine mühim bir şey yaşanmamış gibi rol yapmaya devam etti ve bundan sonra içkinin miktarına dikkat etmem gerektiği konusunda uyardı beni. Fakat ikimiz de hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olmayacağını, şairin hastalığıyla ilgili talihsiz yorumumdan sonra aramıza yerleşen tirenin cümle kadar kocaman bir boşluğa dönüştüğünü anlıyorduk. Belki koca bir bölüm, belki bir kitap kadar büyük bir boşluk.

Gece, bomboş otoyolda onun motoruyla son sürat gidiyoruz, ona arkadan sarılıyorum, kendimi ona ne kadar sıkı bastırıyorsam bir o kadar büyük hızla elimden kayıp gidiyor, bu nasıl olur diye anlamakta zorluk çekiyorum. Saçlarımı özellikle salıvermişim. Rüzgârın onun boynuna ve omuzlarına benim mayhoş-tatlı parfümümün kokusunu götürmesini, saçlarımı ona dokundurmasını ve beni sonsuza kadar kaybettiğinde bu aromanın ve dokunuşların onun hatıralarında birer dövme olup kalmasını istiyorum. Fakat uçar gibi giderken rüzgâr kokumu arkamızdan alıp götürüyor.

— Sana sürprizim var! - Diye bağırıyorum. Evet, rüzgâr parfüm kokusunu inadına alıp götürse de buklelerim solgun yüzünü kırbaçlamaya yetiyor yine de, umarım yüreğini dağlıyordur böylece.

— Öyle mi?

Hoşuna gidecek bir şeyler duymak istiyorsundur herhalde, öyle değil mi? Ne için, söylesene? Nereden iyi bir şey hakkettiğin sonucuna vardın ki? Evet, bana hep destek oluyorsun, yardım ediyorsun, bir aramamla koşup geliyorsun, hatta çikolatalı krep bile yapıyorsun bana, bir keresinde şımardığımda ezberlemiştin tarifini, hatırlıyor musun? Fakat ilişki denen bu kadar ehemmiyetli bir şey söz konusu olduğunda bunlar pek işe yaramıyor, anlamıyor musun?

— Ben evleniyorum!

Gaza basıyorsun, bir zamanlar içinde kelebekler vardıysa da hepsi telef oldu az önce. Bir an içinde.

— Öyle mi? İyiymiş!

— Mutlu musun benim adıma?

— Hem de nasıl!

Sen. Senin hakkında sana hitap ederek, seni çağırarak, sana büyü yaparak yazacağım. Ne her şeyi mahvedişim ne o akşam aramızdakilere son koyuşum, hiç birisi umurumda değil. Gel, belir, ortaya çık. Hemen ve şimdi. Sana çok önemli bir şey söylemem gerek. Ne söyleyeceğimi kendim de bilmiyorum, keza böyle anlarda ne söyleyeceğinden çok, nasıl söyleyeceğin, nasıl bakacağın, gözlerini nasıl kaçıracağın, birlikte nasıl kıvranıp duracağın daha önemli. Tüm bunlar bazen saçmalamaktan daha hayati, değil mi? Onca yıl geçti daha şimdi anlıyorum bunu, daha şimdi, Bakü’de kordon boyu dolaşıyorum, aynı zamanda kendimi zorla seni son kez gördüğüm güne daldırıyorum. Kimi zaman tek kelime edememek bir sürü kelime yığınından daha büyük anlam taşıyor. O gün, sinemadayken ben Tahir’le gittim. Daha o zaman belliydi-ben seçimimi yapmıştım. Ardından yaşananlar, Akoş’la olan ilişkimiz ıstıraplı can çekişmesini andırıyordu. Akoş’u kaybetmek beni ne kadar çok yaralasa da Tahir’le mutluyum. Seçimimden pişman olduğumu düşünmüyorum. Lakin.

Yürüyorum ve arkadan birisinin beni takip ettiğini hissediyorum. Önce bunun kendi hayal gücümün ürünü olduğunu zannediyorum; adımlar yaklaşıyor, ben kendiminkileri hızlandırdıkça, peşimden gelen de hızlanıyor. Aniden enseme doğru birinin sıcak, kesintili nefesini duyuyorum. Korkudan duruyorum, dönmeye hazırlanıyorum, fakat cesaret edemiyorum.

—Bu sensin, değil mi İştvan?- soruyorum hemen arkamda duran takipçime.

— Diyelim ki evet, İştvan’ım - nefes nefese kalmış İştvan cevap veriyor. Ya da kendine İştvan diyen birisi. Rüzgâr onun sözlerini yutuyor ve sesini dağıtıyor.

— Ne yazık. Bense Akoş’u getirmeye çalışıyordum.

— Yapacak bir şey yok…

— Doğruyu söyle, kalbini çok mu kırdım o gece?

— Evet, fena değildi. Ofisten çıktığın andan düştüm peşine. Yarın sabahı beklememeye karar verdim.

— Ne istiyorsun benden?

Öylece duruyoruz. Benim sırtım ona dönük, yere çivilenmiş gibiyim, başımı çevirmiyorum. O hala dibimde, yanıtlarını doğrudan enseme fısıldıyor.

— Paraya ihtiyacım var.

— Ne için?

— Bilmiyor musun?

— Biliyorum. Kuğu şarkını, kitabını yayınlamak için. Şiirlerini yani. Doğru mu?

— Aynen.

—Bu gerçekten sen misin?

Cevap veriyor, fakat duyamıyorum.

— Evet biliyorum, sadece arkamı dönmem yeter. Ama ya bu sen değilsen? Ben ise sen olmanı çok isterdim.

— O zaman benim. Hiçbir şey tesadüfi değil, bunu biliyorsun. Ben İştvan’ım.

— Peki soyadın ne?

— Unuttum.

— Bu o bahsettiğin hastalığın yüzünden mi?

— Aynen öyle. Bana para ver.

— Ne kadar istiyorsun?

— Kitap yayınlamak tahmini ne kadar tutar?

— Hmm… kalitesi, tirajı.. Bir çok şeye bağlı.

— Üç bin. Bana yeter.

— Ne, hemen şimdi mi istiyorsun?

— Evet.

— Ama bu çok fazla.

— Evet ama sen de benim İştvan olmamı istiyorsun, haksız mıyım?

— Doğru.

— O zaman bu doğru rakam.

— Tamam… söyle bakalım, hani o şiir vardı ya, hatırlıyor musun? “Simpla”’da bize okumak için vermiştin, ne hakkındaydı o?

Evvelce hiçbir şey duyulmuyor, ancak cümlesinin “...mıyorum” ile bittiğini seçebiliyorum.

— Hatırla. Hatırlamazsan demek ki İştvan değilsin.

— Tamam… Ölüm hakkındaydı.

— Beni affedecek misin?

— Kitabın parasını ver, affedeyim.

— Akoş’a ne oldu? — rüzgâr nefesimi kesiyor. Dudaklarımı iyice sıkıyorum, yavaşça nefes almaya başlıyorum. - Haberin var mı, beni o olaydan dolayı affetti mi?

— Bunu artık onunla konuşursun.

— Nerede?

— İskeleye git, ucuna kadar yürü. Ha ha ha. Orada halledersin artık.

— Salağın tekisin sen.

— İştvan’ım ben.

Çantamı karıştırıyorum, bugün birkaç bin nakit çıkardım. Kâğıt paralarla dolu elimi omuzumun üzerinden arkaya uzatıyorum, sözde İştvan paraları alıyor, galiba sayıyor.

— Para az burada.

— Kalanını kartımdan çekersin- deyip kartımı uzatıyorum, şifresini söylüyorum- Anlaştığımız paradan fazlasının zaten çekemeyeceksin, limiti var. Yarın bloke edeceğim onu.

— İyi.

Ve o gidiyor. Dönüp dönmeme konusunda tereddüt ediyorum, büyük ihtimalle İştvan falan değil, baştan beri ne umduğu belli olmayan dolandırıcının tekidir. Benim gibi aptala rast geldiği için çok şanslı. Ancak yine de onun o ölümcül hasta olan şair olduğunu düşünmeyi ve buna inanmayı çok istiyorum. Dur.

— Dur! — hala arkama dönmeden rüzgâra karşı bağırıyorum.

— Ne? Ne oldu? — sesi artık uzaktan, kesik kesik geliyor.

— Sen ölümcül hasta değil miydin? Çok yıl geçti. Çoktan ölmen gerekirdi.

— Ha ha hа, diyelim ki öldüm. Ölülerin sadece cennet ve cehennemde mi dolaştığını zannediyorsun. Kordonda gezemezler mi? A haha.

Yerimde çakılıp kalıyorum. Bayağı uzun sürüyor. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında bile değilim, dakikalar mı, saatler mi, yoksa yıllar mı? Sonra yerimden sıçrıyorum. Adımlarımın hızını artırıyorum, koşmaya başlıyorum ve iskeleye doğru yöneliyorum. Kordonda geceler ışıklandırma zayıftır, tek ruh bile kalmamış, bir tek uzaktan gece yarısı sevgililerinin figürleri göze değiyor. İskelede kimse yok. Sonuna, en ucuna kadar gidiyorum. Sebebini bilmiyorum, ama böyle olması gerektiğini seziyorum. Bunun yegâne doğru yol olduğundan eminim.

Telefondaki titreşim düşüncelerime odaklanmamı engelliyor. Tahir arıyor, kocam, ofiste daha ne kadar oyalanmak niyetinde olduğumu soruyor, gergin. Nerdeyse bitti, birazdan çıkıyorum-diye utanmadan yalan söylüyorum ve iskelenin kenarına doğru yol almaya devam ediyorum.

— Bekle, — telefonda hırlayan Tahir’i durduruyorum- “Simpla” daki şu evsizin şiirini hatırlıyor musun, hani sen beğenmemiştin? Budapeşte’de.

— Ee?

— Ne hakkındaydı?

— Çok zaman geçti... Mezarlık ya da ölüm hakkında bir şeydi. Hangi rüzgâr esti?

— Birazdan geliyorum.


Sen olduğunu anlamıştım. Ayrıldığımız ana kadar, hatta daha tanışmamızdan önce bile biliyordum- bu sensin, gecenin kimsesiz karanlığında, göz kırpan Bakü’nün fonunda, iskelenin ucunda başını eğmiş duruyorsun, suya bakıyorsun ve boğulmaya hazırlanıyorsun. İlk bakışta ne kadar dengeli, sakin ve ahenk içinde gözüküyorsun. Restoranda hangi yemeği sipariş edeceğini, pazartesi sabahı üzerine ne giyeceğini hep bilirsin sen. Her zaman tekdüzeliğin ve karasızlığınla seçilirsin. Kıyıda duruyorsun ve bütün bunlara tek hamlede, ebediyen son koymak üzeresin.

Gecenin karanlığı senin isminle, şu denizin tuzlu havasıyla dolmuş. Senin ismin- anılarımda bir destan oldu, sağlam bir şifre altında, son hecesi her şiirimden duyuluyor. Ne büyük bir hüzün ne büyük bir çaresizlik bu bilginin bir işe yaramadığının, herhangi bir şeyi değiştirmekten aciz olduğunun ve ne olursa olsun aklına koyduğunu yapacağının farkında olmak.

Orada duranın senden başkası olabileceğine ihtimal veremiyorum. Belki sıradan biri, yabancı bir göz, onun sadece gece yarısı romantisinin peşine düşmüş, savrulup uzaklara yol alan rüzgârın ardından inmiş karanlıkla beraber geliveren sessizlikten aldığı hazla kıyıda şiir yazan biri olduğu kanısına varır. Ancak ben bu oyuna gelmem.

— Dur, — diyorum iskelede duran adama.

Bana doğru dönüyor. Belli ki daldığı düşüncelerden sebep adım seslerimi duymamıştı.

— Biz tanışıyor muyuz? — hoşnut değil, birisi yalnızlığına müdahale etmiş ne de olsa.

— Akoş… Sen…

— Ne? Bana neden sen diyorsunuz? - ilginç, ölümle yüzleşme korkusu bile insanlar arasındaki resmiyeti yok saymaya yetmiyor.

— Akoş… — yalvarıyorum sesimle.

— Ne istiyorsunuz? Beni rahat bırakın lütfen.

— Rusçan çok ilerlemiş... “Siz” diye hitap etmene gerek yok.

— Tamam. Ne istiyorsun benden?

— Atlama.

— Atlayacağımı kim söyledi?

Onun çiçek hastalığı izleri-çukurlarıyla dolu yüzüne, o yabancı yeşil gözlerine, kalın kaşlarına dikkatle bakıyorum. Hayır, bu Akoş değil. Nasıl böyle yanılabilirdim? Akoş olduğundan emindim, omuzlarından, duruşundan ve kaygılarının süzüldüğü denize bakışından, tereddüdünden tanımıştım onu... Şimdi ise karşımda ondan ne istediğimi anlamakta zorluk çeken, büsbütün yabancı bir insan duruyor.

— Bu saate böyle bir yerde yalnızsınız. İnsanın aklına başka bir şey gelmiyor.

— Tekrar “siz” mi olduk?

— Evet, kusura bakmayın, Akoş olmadığınızı anladım birden.

— Ben ise birden Akoş olduğumu anladım. — Sırıtıyor ve kot pantolonunun cebine uzanarak ezilmiş sigara paketini çıkarıyor.

— Akoş sigara içmez.

— Senin gibi bir kadının ardından içilir- asabi bir kahkaha atıyor. Parmak uçlarım donmak üzere.

— Çok soğuk… — ısınma çabası içerisinde nefesimi parmaklarıma üflüyorum.

Akoş olmayan bu kişi iskelenin ucundan uzaklaşmamaya dikkat ederek ceketinin cebinden deri eldivenler çıkarıyor ve bana uzatıyor.

— Nisan ayındayız... Nereden bu mevsimde eldiven taşıma hevesi?

Yine sırıtıyor. Eldivenleri giyiyorum, astarı sıcaktır. Ellerim gerçekten ısınıyor, ben ise anlaşılmaz bir hazzın içine düşüyorum. Hiç olmadığım ve herhalde hiç olamayacağım kadar iyi hissediyorum. Soğuktan ürperiyorum, parmaklarım donuyor, bu adam ise önceki seferlerde teklif etmeyi aklına bile getirmediği o eldivenleri uzatıyor bana. Bir taraftan görünüşte Akoş değil, fakat diğer taraftan da Akoş’un devamıdır.

— Galiba atlayacağım ben,- neredeyse sırtı dönük konuşuyor, fakat gözlerinin kısıldığından eminim

— Ama neden, hani öyle bir fikriniz yoktu?

— O zaman Akoş değildim ama.

— Şimdi Akoş olsan da doğru Akoş oluyorsun, bana eldivenini ödünç verdin.

Gözlerini deviriyor, azıcık yüzünü çeviriyor. Sonra başını eğiyor ve denizin dingin yüzeyini izliyor. Ay, ikimizin yansımasıyla beraber petrol lekelerine gömülüyor. Bu adamın Akoş olmasını o kadar çok isterdim ki, lakin kendim de buna inanmakta hala güçlük çekiyorum. Şüphelerim var.

Bir adım öne atıyor ve en uçta beliriyor. Bir adım daha atarsa denizin karanlıkla yutulmuş derinliklerine dalacak. Daha iyi hissediyorum, çünkü ellerim ısındı, öte yandan umutsuzum, çünkü sonuç itibarile o Akoş değil.

— Ben bir şairi küçümsedim diye kendini denize atmayacaksın herhalde? Tamam, onu yetenekli ve kendine yakın bulabilirsin, ancak değer mi onun için hayatından vaz geçmeye?

— Hem de nasıl değer. Ben de intiharıma sebep bulacağım diye kara kara düşünüyordum burada, ne güzel yetiştin imdadıma. Şairin adı ne idi?

— İştvan Kovaç

— Demek hatırlıyorsun…

— Yeter artık, oynama benimle! Kim olduğu hakkında zerre kadar fikrin yok! Şiirlerini hiç okumadın, hakkında bir şey bilmiyorsun.

Vahşi, hayvani bir kahkaha atıyor.

— Kenardan bakan da senin bildiğini sanır! Hahaha! Oku birkaç mısra bakalım, hadi!

— Budala, Macarcadır tüm şiirleri! Ben Macarca bilmiyorum!

— Bense biliyorum! O şairi de tanırım ve severim! Ben Akoş’um- gülmeye devam ediyor. Tanrım, sustur onu nihayet. En iyisi buradan gitmek, gerçekten de eğlenceli ve gerçekçi olmaktan çıkıyor her şey.

— Öyleyse söyle bakalım, doksan birinci sayfadaki şiir ne hakkındaydı?

— Beni mi yokluyorsun?

— Evet!

— Ben senden daha gerçeğim.

Donakalıyorum. Tek kelime etmeye mecalim yok. Akoş benimle hiç bu kadar küstahça konuşmazdı. Böyle tarz ceketler giymezdi hiç, çok daha mütevazıydı ve asla bu kadar kötücül kahkaha atmazdı.

— Akoş şimdi boğulacak, — ciddiyetle söylüyor birden şu Akoş denen yabancı adam. Az önce kahkaha atan o değildi sanki.

— Yani? — anlayamıyorum.

— Boğulmasını istemiyor muydun?

— Neden bu kanaate vardın?

— Neden şimdi “sen” e döndük yine?

— Artık Akoş olduğunu söyledin?

Yüzünü buruşturuyor, kaygılı ve kızgındır, alt dudağını kemiriyor, düşüncelidir.

— Sen onun denize atlamasını istiyorsun, haksız mıyım?

— Bilmiyorum. Ancak onunla kalmayı seçseydim ne olurdu diye düşünmekten de alıkoyamıyorum kendimi.

— Senin gibi bir çatlakla olmaktansa denize atlamayı yeğlerim- sesi titriyor gülerken.

— Sen o değilsin.

— Hala bundan şüphen mi var?

— Kahretsin… Aramızda yarım kalmış bir mesele var. Çözümü imkânsız bir mesele, her geçen gün azap çekiyorum... Hep böyle oldu aramız. Duyguların konuşulmadığı aileler gibi. Terapiste ne kadar gidersen git, ebeveynlerine endişelerinden bir türlü normal bahsedemiyorsun.

— Anladım. Ölmüş olursa rahat edecek misin? Hayatta olduğu için sonsuz bir acı içindesin, zira meseleyi çözmek için yollar bulunabileceğini umuyorsun hep. Onu seçseydim ne olurdu diye düşünüyorsun. Ya çoktan ölmüşse? O zaman ne kadar acı çeksen de çözülemez artık. Böylece acıya son verirsin.

— Yalan. Ölüler daha ısrarcıdır.

— Saçmalık

— Nereden biliyorsun?

— Hahaha. — gülüşü artık daha sakin.

Bir süre susuyoruz, gece, şehrin alevleri ve tam bir sükût. O dalgalara bakıyor, ben onun omuzlarına, her geçen saniye onun Akoş olduğuna, Akoş olması gerektiğine daha çok inanıyorum, yoksa geçmişin fragmanlarında gezinmem boşuna mıydı? Yaşananların gerçek olduğuna o kadar çok inanıyorum ki, neredeyse fiziksel olarak, tenimle, üzerindeki ürpertilerle hissediyorum bunu. Zerre kadar şüphem kalmadı. Burada, böyle, onun yanında, o motordaki gibi arkasında olmak ne büyük bir mutluluk. Şimdi ona yaklaşacağım, kollarımla sarılacağım, o an anlayacak. Göze görünmez bir silgi bir zamanlar bağışlanmaz bir hatanın aramızda oluşturduğu tireyi silecek. Bir adım ileri gidiyorum.

Bir adım ilerliyor o da. Denize dalmış ayın peşinden suya atlıyor. Ve her şey bitiyor.


Yeşil gözlü yabancı topaklanmış kaşlarıyla bir dakika sonra suyun yüzeyine çıkıyor, çabasız bir şekilde iskeleye varıyor, kenarından tutup çevikçe tekrar kıyıya atlıyor. Delice çarpan kalbimle ona doğru koşuyorum, kirli su damlayan ıslak kolundan yapışıyorum, ona sarılıyorum ve göz yaşlarımı serbest bırakıyorum.

O susuyor. Saçlarımı okşuyor, fönünü bozduğundan habersiz.

— Bak dinle- diyor kısık bir sesle yabancı- şimdi senin için bir taksi çağıracağım, burada kalmanı istemiyorum.

Onu kendimden uzaklaştırıyorum, gözlerimle sual ediyorum. Üzerindeki suyu atmaya çalışıyor, kâh bir bacağının kâh diğerinin üzerinde zıplıyor.

— Az kalsın suda boğulacak olan sensin! — nasıl bir sesle konuştuğumun farkında bile değilim.

— Sen mi? Tanışıyor muyduk? Bir adım geri atıyorum.

— Ama sen Akoş’sun …

— O boğuldu. Ciğerlerim iflas edecek şimdi.

Gözlerimi ondan ayıramıyorum, ne kıpırdamaya ne de kelime etmeye halim var.

— Gidelim artık! — yaklaşıyor ve dirseğimden tutuyor- seni burada bırakamam, Akoş’unun peşinden denize atlamayacağın ne malum?

— Atlayan gerçek Akoş değildi ki- sözlerim zorla duyuluyor. Duyamadı da zaten- Kendini onun yerine koydun, üstelik boğulmadın, o ise yaşıyor, anlıyor musun? Şimdi Facebook’u açacağım, göreceksin, ailesiyle çektirdiği saçma sapan fotoğraflarını paylaşıp beğeni topluyor.

Başını sallıyor ve sakince:

— Hayır.- diyor

— Ne demek hayır?

— Artık orada olmayacak. O öldü. Denizde boğuldu ve bununla ne kadar erken barışırsan o kadar iyi.

Çantamdan telefonumu çıkarıyorum, Facebook’u açıyorum. Anasayfada onunla ilgili bir bildiri yok, bu gayet şaşırtıcı bir durum, o çok aktif bir kullanıcı, benim açık merakım sayesinde her iki gönderiden biri onun postları ve fotoğrafları çıkıyor. Adını arama alanına yazıyorum, sonuç yok. Hiçbir şey anlamıyorum. Başka yöntemlerle arıyorum. Yok. Beni arkadaşlığından çıkarmış. Ya da Facebook’tan tamamen ayrılmış.

Karşımdakine şüpheyle bakıyorum. Nihayet konuşuyorum.

— Bana taksi çağırır mısın?

İskeleden kordona yöneliyoruz- o ıslanmış ve muhtemelen artık üşütmüş, ben ise sakinleşmiş.

Kapıyı arkamdan örtüyor ve yol boyunca arkasına bakmadan bir sonraki taksiyi yakalamaya gidiyor. Büyük ihtimalle hastalanacak, umarım zatürresiz atlatır. Ne de olsa hava hala serin, su ise yüzmek için daha çok soğuk. Adresi şoföre söylüyorum, araç yerinden kalkıyor.

Arabanın içi çok daha sıcaktır, memnuniyetle kendimi koltuğa bırakıyorum ve telefonumda Facebook’u tekrar açıyorum. Kırmızı ikon yeni bir gelişme hakkında uyarıyor. Değişik duygularla “aç” düğmesine basıyorum. Tahir’den paylaşım var: diplomasiyle ilgili yeni bir makale. Camı indiriyorum ve Hazar’ın havasını içime çekiyorum.

Puan ver

Yorumlar (0)

Giriş yap ve sohbete katıl.