*Kutsal bir simge misali korurum*
*Moskova’nın tozunu eski beremin kurdelesinde...*
*Lolo*
Dün dostum nedense çok sessizdi, epey düşünceli görünüyordu, birden istehzayla dedi:
— Korkarım tüm bunlar azmış gibi, her şey bir de nostaljimin başlamasıyla sonuç bulacak.
İnsanların büyük dertleri hakkında gülerek konuşmasının ne demek olduğunu iyi bilirim. Bu, onların aslında ağladığı anlamına geliyor. .
Korkmaya lüzum yok. Korktuğunuz şey artık başınıza gelmiştir bile.
Bu marazın alametlerini daha önce de gördüm ve gittikçe de daha sık görüyorum.
Geliyor bizim göçmenler, takatten kesilmiş, açlık ve dehşetten kararmış bir halde, karınlarını doyuruyorlar, biraz yatışıyorlar, hayatlarını yeniden yoluna koymak için bir etrafa bakınıyorlar ve ansızın bitkin düşüyorlar. Bakışlar sönüyor, mecalsiz eller yanlara düşüyor ve ruh - o doğuya yüz tutmuş ruh soluyor.
Ne bir inancımız, ne bir beklentimiz, ne de bir isteğimiz var. Öldük biz.
Bolşeviklerin elinden ölmekten korkarken burada ölmek.
Bizler ölümü ölümle alt edenleriz.
Tek düşündüğümüz - orada nelerin olduğudur. Oralardan gelen haberlerle oturup kalkmak dışında yaptığımız bir şey yok.
Oysa burada yapılacak ne çok iş var. Kurtulmamız ve başkalarını kurtarmamız gerek. Geriye kalan ise bir avuç irade, çok az da güç...
* * *
— Ormanlar duruyor hala, değil mi? Ormanları kesecek halleri yok ya: üstelik kim, neyle yapacakmış?
Duruyor ormanlar. Çayırlar da duruyor, yeşil-yeşil.
Elbette, çimen burada da var. Hem, buradaki hiç de fena sayılmaz. Fakat bu onların otlakları, bizim çayır - çimenimiz gibi değil ki.
Ya ağaçları, kesin çok daha iyidir, ama işte onlarındır, dilimizden anlamıyorlar.
Bizlerde her kadın bilir - dert büyükse ve dövünmek istiyorsan - gideceksin ormana, sarılacaksın huş ağacına, iyice sarılacaksın, iki elinle, göğsünü bastırarak ve salınacaksın onunla beraber; avaz avaz bağıracaksın; ağıt yakacaksın, gözyaşı dökeceksin, onunla, o güzelim bembeyaz huş ağacıyla beraber ağlayacaksın.
Bunu bir de burada dene bakalım.
— Hadi Boulogne (Bulon) ormanına gidelim de, huş ağacı kucaklayalım! Çevir çevirebiliyorsan bu ruhu fransızcaya... Yok artık!
Eyleniyorsunuz herhalde.
Anımsıyorum, ihtilal yeni başlamıştı, daha ilk göçmenler geliyordu, bir hayli zaman Rusya’da bulunmamış olan geleceğin bolşeviklerinden biri, şehir kenarındaki küçük bir ırmağa bakıp, onun nasıl aktığını, taşların üzerinden sekerek, tüm sadeliği, zavallılığı ama neşesiyle ince ince kıvrıldığını görünce yüzünde aniden beliren aptalca bir mutlulukla demişti:
— Tıpkı bizim oradaki dere!
Hadi canım! Al sana işte üçüncü enternasyonel!
Ne kadar da sıcaktır hava!
Şimdi orada leylaklar açmış olmalı...
* * *
Bir tanıdığım var, yaşlıca bir dadı çalıştırıyor. Moskova’dan getirtmiş.
En hakikisinden bir hamarat - tombulca bir kadın, sinirlidir de, yeni kuralları sevmez, eski kaidelere uyar, vatruşka yapmayı da becerir, evi ahalisini dizginlemeyi de.
Akşam olup çocuklar uykuya dalınca dadı geçer mutfağa. Orada ise fransız aşçı kadın gecikmiş fransız akşam yemeğini hazırlar.
— Oturmaz mısınız - diye tabureyi çekiyor aşçı kadın.
Dadı oralı olmuyor.
— Ne gerek var сanım, Tanrıya şükür, bacaklarım hala işe yarıyor.
Kapının ağzında duruyor, ciddiyetle bakıyor.
— Sen bir söyle bakalım, ne diye duyulmuyor sizin çanlar? Kilise var, çan sesi yok. Susuyorsun bir de! Susmayı herkes bilir, çok kolaydır susmak. Oysa mevzu iman olunca, canım benim, bunun günahı her kesin boynuna, sözünü esirgememelisin.
İşte böyle!
— Çorbaya kereviz koyuyorum, bir de yeşil bezelye! - kibarca yanıtlıyor aşçı.
— Ee, öyle olsun bakalım! Sabah duasına nasıl yetişeceksin çan sesini duymazsan? Bakıyorum pek gittiğiniz de yok. Yargılamak günahtır ama kınamadan da olmuyor... E peki köpekleriniz nerede sizin? Koskoca bir şehir, köpeğe gelince - üç-beş tane, bir elin parmağını geçmez. Onlar da açlıktan gebermek üzere, kuyrukları titriyor.
— Kilosu dört frank olmuş, — diye itiraz ediyor aşçı.
— Bir de bu mevsimde orman çileği satılıyor. Nisan ayında olur mu öyle şey? Bak şimdi bizim orda karılar pazara turna yemişini çıkarır, seftahtır, kar erir erimez. Çaya da koyarsın, iyi gelir. Ya sen? Doğru dürüst bir kisel de denememişsindir hayatında!
— Cumhurbaşkanı mı? - aşçı şaşırıyor.
Dadı kapı aralığında epey ayakta duruyor. Uzun uzun ormanları, tarlaları, rahibeleri, mantar turşusunu, siyah böcekleri, yağmur yağsın, yeşillik olsun diye yapılan suyu kutsama ayinlerini anlatıyor.
Böylece söyleniyor, gamlanıyor, arınıyor, sanırsın bir az hafifliyor ve yine çocukların odasına gece düşlerine, koca karı rüyalarına - hep aynı şeyleri görmeye dönüyor.
* * *
Güneyden bir eczacı da gelmişti. Tamı tamına iki ay sonra bolşevizmin sonu gelir diyor.
Eczacıyı dinliyorlar. Hemen ardından doğuya yüz tutmuş ruhların yüzüne renk geliyor.
— E tabi tabi, iki ayın sonunda. Daha da uzamaz, değil mi? İmkansız, uzamaz asla!
İnsanın ruhu hudutlara alışmış, her şeyin bir haddi olduğuna inanır.
Bir yaralı vardı, ölüyordu, durmadan artan olmazın azaplar içinde kıvranarak hem de. Hiç unutmam, neredeyse hayretler içinde hep aynı şeyi tekrarlayıp duruyordu:
— Nasıl olur? Olamaz ki böyle bir şey!
Oluyormuş demek.